Böyle mi sürecek, diye soruyorsun, artık mutsuz mu olacağız?

Onca sıkıntıya rağmen, “Kafeste şarkı söylemek de, mutluluk da mümkündür,” diyen Filistinli şairi hatırla. Güneşin altındaki en mutsuz ülke değiliz: Her gün türlü yıkımlar, iç savaşlar yüzünden evini, şehrini kaybetmiş insanları görmüyor muyuz? Hem siyaset bizi bugüne dek mutlu ya da mutsuz edecek kadar ilgilendirmedi ki yaşama sevincimizi söküp alsın. Suçüstü yakalanmışken suçu başkasına yıkmanın verdiği rahatlamayla ölçüyü kaçıranları, eşine rastlanmamış bir pişkinlikle boy gösterenleri elbette yadırgıyorsun. Sofokles’in (senin de öğrencilerine okuttuğun) o oyunundaki cümleyi sakın unutma: Hiçbir ölümlü için son gününü görmeden önce mutluydu demeyiniz.

Kitleler niçin özgürlüğü değil de baskıyı seçer, diyorsun. Bu soru aslında siyaset felsefesinin temel bir problemini özetliyor: İnsan kötü olduğunu bile bile bir otoritenin emrine neden girer? Buna siyaset biliminde “Sadık Yandaşlar Problemi” (The Problem of Loyal Henchmen) deniyor. Siyaset bilimciler ve felsefeciler bu paradoksa epey kafa yormuş, en derli toplu çözümü Hannah Arendt getirmiş. Alman felsefeci “Totalitarizmin Kaynakları”nı Nazi Almanya’sının yenildiği 1945’te yazmaya başlamıştı. Ona göre totaliterlik 20. yüzyıla ait bir kavramdı ve iki sosyal grubun ortaya çıkışıyla mümkün oldu: Çeteler ve halk kitleleri. Arendt kapitalizmin kitleleri sürüye dönüştürdüğünü söylüyordu. Aslına bakarsan, totaliterlik ve demokrasi üzerine bütün bir edebiyat (Orwell’den Koestler’a) modern hayatın yeni bir insan tipi ürettiğini anlatır: Celladını sandıkta seçen bu insan tipine “sürü adamı” diyen de var, “totaliter insan” diyen de… Biraz felsefedeki “mutlu köle” hipotezini hatırlatıyor: Efendisinin yasakladığı hiçbir şeyi arzulamayan bir köle zaten özgür sayılmaz mı? Yeni insan tipinin en çok ‘tek parti’ sistemlerinde işe yaradığını söylemek gereksiz.

Aydınlar konusundaki öfkende haklısın, bir kısmını ikiyüzlü bulmana da sözüm yok. Ama susmanın onaylamak anlamına geldiği günlerde ses yükseltenlere sadece saygı duyuyorum. Sartre’ı hatırla, ne demişti: “Paris Commune’ünden sonra Fransa’da uygulanan zorbalık düzeninden Flaubert’leri, Goncourt’ları sorumlu tutuyorum. Yapılan alçaklıklara karşı bir kelime olsun yazmadılar.”

Bugün yaşananları “tragedya” diye tanımlamak belki bir açıdan öğretici, Eski Yunan tragedyalarındaki “deus ex machina” ilkesini bilirsin: Hiç umulmadık bir anda, beklenmedik bir sahnede ortaya çıkan bir karakter ya da olay her şeyi değiştirir. “Tanrının eli” sahneye yukarıdan bir alet aracılığıyla indirildiği için bu drama öğesine “deus ex machina” (makineden tanrı) demişler. Eğer bir tragedya izliyorsak, senaryonun bir anda tersine dönebileceğinden kuşku duymamalısın. Hem Hazreti Yunus’un kıssasını birlikte okumamış mıydık: Her şeyden ümit kesilmiş bir haldeyken bizi balığın karnından ancak “hükmü hem balığa hem denize hem geceye hem gökyüzüne geçen” bir Zât kurtarabilir.

Bugünlerde senin sevdiğin şairlerden çok Fikret’i anıyorum: “Zafer biraz da hasar ister”. İleride adımız, kalemiyle saraydan ulufe kapmaya çalışan zavallıların değil onurlu insanların yanına yazılacaksa, değmez mi?

Sen söylentilere kulak asma, işimize bakalım. Hem her yazıda masanın başına son yazıymış gibi oturanlara hep imrenmez miydik? George Orwell bir yerde, eğer sakin zamanlarda yaşasaydım sönük ve etkisiz bir yazar olurdum, gibi bir şey söyler. Belki bu yaşadıklarımız da bize kalemin ucunu sivri tutmayı öğretiyordur.

Mutlu sonla biten kitapları, filmleri seversin sen—bu hikâye de öyle bitecek. Bize düşen, karşımızdakilerin ahlâk ve düşünce seviyesine inmemek. Kitaplar ayır bana ve “yaşamak şakaya gelmez” diyen şairin dizelerini unutma:

sonu tatlıya bağlanan kitaplar yollayın bana

            onların dedikleri çıkacak

                        eninde sonunda….