“Tek kitap insanından korkun,” der Fransızlar. Dünyaya tek bir kitabın sayfalarından bakmanın tehlikelerine işaret eden bu sözün bir benzeriyle Oktay Akbal’ın günlüklerinde karşılaşmıştım. Aynı anda birden çok kitap okumanın zevkinden bahsederken, büyükbabasının sözünü aktarıyordu: ”Çok kitabı olandan değil, tek kitabı olandan korkmalı.”

Tek kitap meselesi, okurluğun doğası üzerine düşünmek için önümüze verimli bir alan açıyor. Gelgelelim, daha ‘tek kitap’ın tanımında uzlaşamıyoruz: Diyelim Balzac’tan tek kitap seçmemiz istense kimi okur Goriot Baba’yı seçecek, kimi okursa bütün bir Balzac külliyatını tek kitap olarak görmeyi yeğleyecektir. “İnsanlık Komedyası”nın tek bir yapıt olmadığını kim söyleyebilir ki? Zaten Balzac da kitaplarını bir bütün olarak gördüğünü yazmıştı. Ne var ki bu tek kitap bir türlü tamamlanamadı. Balzac romanları üzerinde bitmek bilmez düzeltmeler yapar, sonunda matbaacılar kitabı teslim etmesi için kapısına dayanırdı.

Tamama ermiş bir ‘tek kitap’ın var olup olmadığı sorusu akla Italo Calvino’yu getiriyor. Benzersiz romanı Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’da, yarım kalan kitaplar üzerinden aslında tek bir kitaba varma arzusunu anlatır Calvino. Romanın kahramanı tam kitabı açıp okumaya başladığında hep yeni bir kitapla karşılaşır. Kahramanın tek kitaba ulaşmak için bulduğu yol bir ütopyadır: ”Tek seçeneğim bütün kitapları yazmak, olası bütün yazarların kitaplarını kaleme almak.” Romanların yalnızca başlangıçlarından oluşan bu romanın sonunda okur, Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı kitabını bitirmek üzere olduğunu fark ettiğinde düğüm çözülür. Bütün o eksik kitaplar, tek bir kitaba dönüşmüştür.

‘Tek kitap’ imgesinin geçirdiği değişim yazının tarihiyle de ilişkili, konunun bu yönü genellikle göz ardı ediliyor. Eski çağ okuru için ‘tek kitap insanı’ olmak daha kolaydı. Örneğin, Tim Parks günümüzde yayımlanan binlerce yeni kitabın okuma alışkanlıklarımızı değiştirdiğini söylüyor. Aslında bu düşüncenin kökeni üç yüzyıl öncesine uzanıyor: Matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte kitabın kolay ulaşılır bir nesne haline gelmesi, İngiliz şair Alexander Pope’u daha 1742’de tedirgin etmişti. Pope fazla üretimin sıradanlaşmaya yol açacağını düşünüyordu. Karşı uçta ise Virginia Woolf, tek kitaba gömülmek yerine yeni kitaplara açılmanın, değer yargılarımızı gözden geçirmek için şart olduğunu yazdı.

‘Tek kitap’ imgesi her zaman çekicidir, şairler ve yazarlar eserlerinin tek kitapta toplanmasını ister. Geçen mayısta hayata veda eden şair Frank Wright, “Hayat bana / kitapları anlamayı öğretti” diyordu bir şiirinde. Belki de tersi doğrudur: Bütün kitaplar hayat kitabını (o tek kitabı) anlamamız içindir.

Tek kitabın birleştirici yönü tarih boyunca baskın olmuş. Sadece semavi kitaplardan değil, insan elinden çıkmış metinlerden de söz ediyorum. Bunun eşsiz örneği yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde Anadolu’da görüldü: Barla Lâhikası’nın sayfaları, tek kitapla değişen hayatları önümüze serer. (Risale-i Nur da bir kitaplar toplamı değil, tek kitap olarak görülmeli: “Risaletü’n-Nur’un kitapları birbirine tercih edilmez.” der Bediüzzaman.)

Daha karmaşık örnekler de var: Yıllarca aynı kitabı okuyan bir insan düşünelim. O kitap üzerine konuşmalar (sohbetler) yapıyor, incelemeler yazıyor, bir kimlik, hatta şöhret ediniyor. O tek kitabı aslında yanlış okumuş olabileceğini sezdiğinde bunu kendine bile itiraf edemeyecektir (örnekler için şöyle bir etrafa bakmak yeterli). Yanlış okumak, bazen yanlış yaşamaya yol açıyor.

Tek Kitap’ı (ilahi kelâmı) anlamak için de öteki kitaplara (tefsir, hadis, kâinat kitaplarına) uzanmak gerekmiyor mu?

Tek kitabı bilen, o kitabı da bilmez.

(2015)