Bir süredir, herkesin bakışları altında ölüme hazırlananları izliyorum. Çaresiz hastalığını bir tür veda günlüğüyle ilan edip dünyadan ayrılmayı bekleyenler:

Oliver Sacks kanser olduğunu şubat ayında duyurmuştu, 30 Ağustos günü uykusunda öldü. Hayatı boyunca zihnin işleyiş biçimini çözmeye çalışan, dünyanın en ünlü nörologundan ölüm hazırlıklarını okumak sarsıcı bir deneyimdi. Sacks görkemli bir veda ile ayrıldı dünyadan. Tıpkı kendi cenaze konuşmasını hazırlayan David Hume gibi (ki Sacks’ın en sevdiği filozoftu) son sözü başkasına bırakmadı. New York Times’ta yayımladığı bir veda yazısı 2015’in unutulmaz metinlerindendi: “Çocukluğumdan beri rakamlar arkadaşım oldu, elementler ve periyodik tablo bana eşlik etti.” diyordu bilim adamı. Periyodik tabloyu bir çeşit otobiyografi sayıyordu. Çoğu kişi, diyelim 17’sinde yaşının hangi elemente (klor) karşılık geldiğini düşünmez, 79 yaşında (altın) düşünmediği gibi… Ömrünün hesabını periyodik tabloda çıkaran Oliver Sacks, 82’sine (kurşun) geldiğinde “Yıl sonunu göremem,” demişti, haklı çıktı. Altı ay süren vedasıyla paha biçilmez bir hayat dersi verdi: “Ortadoğu, küresel ısınma, gittikçe artan eşitsizlik beni hâlâ ilgilendiriyor ama bunlar artık benim işim değil, geleceğe ait meseleler.”

Clive James ise amansız hastalığını 2011’in mayıs ayında duyurdu — hâlâ hayatta. 76 yaşındaki şair ara sıra kaleme aldığı köşe yazılarında ölüme gülümsüyor. Bir keresinde bahçesindeki akçaağacı anlatmıştı: “Ağacın yaprakları kızıla döndüğünde dünyadan ayrılmış olacağımı düşünmüştüm. Hâlâ hayattayım, şimdi sonbaharda ağaca mahcup bakıyorum.” Clive James edebiyat tarihinde eşine az rastlanır bir vedayla perdeyi kapatmaya hazırlanıyor. Bu kış bitirmeyi tasarladığı bir kitap bile yazıyor: “Baharı göremeyebilirim. Baharda toplu şiirlerim çıkacak, o kitabı elime almak istiyorum.”

Aylardır en ayrıntılı kanser günlüğünü Jenny Diski tutuyor (hastalığını Eylül 2014’te duyurdu). London Review of Books’taki son yazısında, çaresiz bir hastalığı ilan etmenin ne kadar hassas denge gerektirdiğini anlatıyor: Ölüme gidişinizi gün gün yazıyorsanız, halkın merakı kimin önce öleceğine yoğunlaşır. Jenny Diski hastalığını ilan ederken, kansere (Necatigil’in şiirindeki gibi: “İnoperabl bir tümör”) yazarak şifa aradığını, biraz alaycı, ima etmişti. Doris Lessing’in evinde büyüyen yazar, kanser günlüğünde sıkça anılara uzanıyor. Bir kez daha o soru: Yazmak kayıp zamanı geri getirir mi?

Uzun süren bu vedalarda yaşamaya dair çok şey söylenirken ölümden sonrası hakkında neredeyse tek söz edilmemesi hep dikkatimi çekmişti. Jenny Diski son yazısında içini döküyor: “Ölümden sonra hayat olduğuna inananları ilk kez kıskanıyorum.”

Yine de bütün bunlar birer ölüm tutanağı sayılmaz. Gerçek ölüm tutanağı edebiyatımızdan çıkmıştır: Beşir Fuad bileklerini kestikten sonraki dakikaları kaydetmişti.

İnsan ölüme yaklaştığını anlayınca (ki ölümden uzak olduğunu kim iddia edebilir?) daha mı cesurca yazıyor? Özgürlüğün bazı sanatçılara ilerleyen yaşlarında geldiğini biliyoruz: Picasso geç döneminde kalabalıklara ve resim tarihine sırt çevirmiş, kendi hazcılığına yönelmişti. Fellini son filmlerinde “zevkli sorumsuzluğun” verdiği özgürlüğe kavuştu. Beethoven sanatının zirvesindeyken büsbütün farklı bir üsluba döndü. Bu örnekleri bize hatırlatan Milan Kundera da aynı rotayı izliyor: 85 yaşında yayımladığı son romanı Kayıtsızlık Şenliği’nde, bir bakıma, çok şeyi geride bırakmış olmanın verdiği özgürlüğün tadını çıkarıyor yazar. ‘Varolmanın dayanılmaz hafifliği’ne kayıtsızca bir veda yakışır, der gibi.

Bahçesindeki akçaağaç yeşillendiğinde muhtemelen Clive James dünyada olmayacak. Her şair kâinatın o muhteşem döngüsünün bizsiz de sürüp gideceğini hatırlatır. Belki yazmak da ömür boyu süren bir vedadır.

(2015)