Yazmanın bir hastalık olabileceğini ilk kim söyledi? İki bin yıl önce Romalı şair Juvenal “şifa bulunmaz yazma hastalığı”ndan söz etmiş. Şairin hangi örnekler üzerinden bu tanıma ulaştığını bilmiyoruz, ola ki antik çağın en verimli kalemlerinden Ovidius’u veya meçhul benzerlerini kastetmiştir. Mesela 90 küsur yıllık ömründe 350’den fazla eser kaleme alan el-Cahız da bu hastalığa mı yakalanmıştı? (Cahız’ın üzerine bir kütüphanenin devrilmesi sonucu öldüğü söylenir: Bir yazma hastası ve kitap tutkunu için eşsiz bir final…)

Hastalık insanın çaresiz kaldığı, iradenin devreden çıktığı bir durumu imler. O halde, diyelim Balzac gibi, hayatını tek bir yapıt etrafında tasarlamış, binlerce sayfayı bu tasarının parçaları olarak kaleme almış birine ‘yazma hastası’ gözüyle bakılabilir mi? Her hastalığın evreleri vardır. Burada “yazmasam deli olacaktım” noktasından (Sait Faik) yazarak delirmeye (Hölderlin) uzanan bir süreçten söz ediyoruz. Balzac, Proust, Simenon gibi bilinen örneklerse daha çok hastalığı ‘yapıt’a dönüştürmeyi başaranlar.

Yazma hastalığı denince zihnimizde resimler belirir: Yazdığı cümleleri perdelere iğneleyen Sevim Burak ya da evinin duvarlarına yazan Faulkner… Oysa yazma hastalığının romantikleştirmeye uygun bu imgelerden daha somut bir gerçekliği var. İnsanlık bu kadim hastalığa ancak 2007’de isim koyabildi: Hipergrafi (Hypergraphia). Harvard Üniversitesi’nden uzmanlara göre yazma hastalığına “şakak lobu epilepsisi” yol açıyor.

En ilginç hipergrafi vakaları henüz hastalığa ad konulmadan önce Amerika’nın doğu kıyısında yaşanmıştı. New York sokaklarında yatıp kalkan Joe Gould, 1940’larda dünyanın en uzun kitabını yazdığını iddia ediyordu. “Zamanımızın Sözlü Tarihi” başlığıyla yüzlerce defter doldurduğunu her yerde anlattı. Dolmakalemini postaneden aşırdığı mürekkeple dolduruyor ve durmadan yazıyordu. Çağın Herodot’u olduğuna inanan Gould’un şu sözü, yazma hastalığının şiddeti hakkında ipucu veriyor: “Yeryüzünde kalan son insan olsam da yazmayı sürdüreceğim.” Martı beslediği için “Profesör Martı” diye anılan bu tuhaf adamın dolaşıma giren günlüklerinde en çok tekrar ettiği cümle şuydu: “Bütün gün yazdım.”

Gould’un defterleri zamanla şehir efsanesine dönüştü. Ezra Pound defterlerin bazı sayfalarını gördüğünü söylemişti: “Bay Gould’un kararsız bir üslubu var.” Şair Marianne Moore editörlüğünü yaptığı dergide defterlerden bir bölüm yayımladı. Sokaklarda yaşarken gözlüklerini, kalemini ve dişlerini kaybeden Gould, E. E. Cummings’in bir şiirine de konu oldu: “küçük joe gould dişlerini kaybetti ve nerde / bulacağını bilmiyor.

Birkaç hafta önce New Yorker dergisinde Jill Lepore bu sıra dışı hikâyeyi nefis bir yazıyla anlattı. Gould’un şöhreti de 1940’larda aynı dergide başlamış: Dergiye bir portre yazan  Joseph Mitchell önce defterlerin varlığına inandığını duyurmuş, ardından fikir değiştirmiş. (Stanley Tucci bu hikâyeyi Joe Gould’un Sırrı [2000] adıyla beyazperdeye aktardı.) Joe Gould’un yüzlerce defteri gerçekten var mıydı? Tek bildiğimiz, bu serüvenin bir akıl hastanesinde son bulduğu.

Bir başka ilginç hipergrafi vakası Arthur Inman’dı. Boston’da beş dairesini kiraladığı bir apartmanda (gürültüye dayanamadığından alt kattaki daireyi boş tutardı) günün 16 saatini yatağında yazarak geçiriyordu. Gözleri ışıktan rahatsız olduğu için perdeleri kapalı duran odasında insanlara para karşılığı hikâyelerini anlattırıyor, dinlediklerini kâğıda döküyordu. Inman da bütün hipergrafi hastaları gibi gece gündüz yazdı, günlükleri on yedi milyon sözcüğe ulaştı. Dünyanın en uzun günlüğünü tutan adamda “şakak lobu epilepsisi” olup olmadığına dair bilgimiz yok ama 68 yaşındayken namluyu şakağına dayadığını biliyoruz.

Bir yaz sonu ikindisinde Inman’ın 44 yılını yazarak geçirdiği Boston’daki binanın önünde durup sokağın uğultusunu dinledim. O gölgeli pencerelerin ardına saklanıp yıllarca yazmak gerçekten hastalık mı, yoksa bir tür tedavi miydi? Bildiğim şu: On yedi milyon sözcükten geriye kalan tek şey sessizlikti.