Yeniden okumak için ayırdığımız kitaplar olur. Geniş zamanlarda, telaşsız günlerde onlara dönülecektir: Bir daha keşfetmek, anlamak, araştırma, tefekkür, zevk için. Yeniden-okumanın zevk vereceğini ama mutluluk getirmeyeceğini Roland Barthes söylemişti: “Mutluluk tamamen yeni olanla gelir.”

Yeniden-okumak bir özlemi de içermez mi? Bazen bir kitaba değil, onu ilk okuduğumuz zamana dönmek isteriz. Yeni bir kitapla tanışmak yerine eski dostlarla söyleşmeyi yeğleyenler elbette olacaktır. Yeni şairleri seviyorum ama canım şiir okumak istediğinde divan şiirini açıyorum, diyen Tanpınar biraz da bunu anlatıyordu. Sürekli aynı kitaplara dönmenin muhafazakârlık olduğunu ileri sürecek değilim: Eskinin emniyetini yeninin risklerine tercih etmek de, son kertede, bir okur tavrıdır. Hep yeniden-okunan William Hazlitt de öyle düşünüyordu: “Yeni kitapları okumayı sevmiyorum. Dönüp dönüp okuduğum yirmi otuz kitap var, bütün okumak istediklerim bunlar.”

Gerçek bir okumanın yeniden-okumak olduğunu söyleyen Nabokov’du. Ancak yeniden-okuma sayesinde metnin derinine inebilir, kat yerlerini açabilir, sırlarını çözebiliriz. Çaba gerektiren ama kişiyi zenginleştiren okuma biçimi budur. Yeniden-okumak bir metnin dayanıklılığını sınamak için şaşmaz ölçüttür. Fethi Naci, en beğendiği Türk romanı olan Huzur’u şu payeyle anardı: “İki kere okuduğum tek Türk romanı!”

Eleştirmenler için yeniden-okumak sadece zevk değil, aynı zamanda uğraştır: James Wood, Virginia Woolf’un Deniz Feneri romanını her yıl bir kere okuduğunu söylemişti. Harold Bloom’un Shakespeare’i nasıl döne döne okuduğunu kendisinden dinledim. Bloom, Nasıl ve Niçin Okumalı? adlı kitabında yeniden-okumayı bir tekrar değil, çözümleme eylemi olarak gördüğünü anlatır. Charles Dickens’ın romanı Mr. Pickwick’i de yılda iki kez okurmuş. Yazarlar içinse yeniden-okumak bir tür temrin: Stephen King, Sineklerin Tanrısı’nı en az sekiz kere okuduğunu söyleyeli epey oluyor – belki o romana bir daha dönmüştür. Kitap Zamanı için söyleşimizde Aleksandar Hemon, Nabokov’un romanlarını yeniden-okumakla kalmadığını, kelime kelime defterine geçirdiğini anlatmıştı.

Yeniden-okumak üzerine en kapsamlı kitap, bildiğim kadarıyla, Patricia Meyer Spacks’ın imzasını taşıyor (On Rereading, Harvard University Press, 2011). Profesör Spacks ile aynı dönemde aynı okuldaymışız: Keşke yeniden ‘okumak’ her anlamda mümkün olsa diye düşünüyorum, dersini dinlemek isterdim. Gözünün önündekini ıskalıyor insan – daha gençken daha cahil olunuyor.

Spacks kitabında, defalarca okuduğu metinlere dönmenin yanı sıra, yeniden-okumanın gerekçelerini de inceliyordu. Onun tecrübesinde ikinci okuyuşta da tazeliğini koruyan kitaplar (Alice Harikalar Diyarında) ve büyüsünü yitirenler (Narnia Günlükleri) olmuş. Edebiyat tarihinin en çok yeniden-okunan yazarlarından Jane Austen’a dair araştırmasından çıkan sonuç ilginç: Büyük acılar yaşayan insanlar Austen’a daha sık dönüyormuş. Sonu mutlu evliliklerle biten romanlar, ödüllendirilen ve cezalandırılan karakterler belli ki kimi okura teselli oluyor. “Sadece Austen hayat hakkında bir şeyler öğretmez,” diyor Spacks, “hayat da Austen romanları hakkında ders verir.”

Yeniden-okumak, temelde, bir tekerrür eylemidir. Kierkegaard tekerrürü modern felsefenin en önemli sorularından biri olarak koymuştu. Ona göre tekerrür, yaşanmış bir şeyin sınanarak olgunlaşmasıydı. Kierkegaard haklıysa, yeniden-okumayı doğa kanunlarının bir parçası sayabilir miyiz? Bir tür döngüsel yolculuk: Sonuçta taş tabletleri okurken kâğıda geçen ademoğlu bu kez kâğıttan tablete dönüyor.

Okumak özünde yeniden-okumak olmasaydı, herhalde insandan yeniden-okuması istenmezdi. Son vahiy sadece bir kez okunsun diye tek kitapta toplanmamıştır: “Oku!” emri, “yeniden-oku” anlamını da içeriyor. Kâinat kitabı yüzyıllardır okunuyor. Belki yeniden-okumanın vaktidir, Hilmi Yavuz’un şiirindeki gibi:

 

ve hüznü yeniden-okumak için

bir kitap olur dünya