Bu mektubun size -bir şekilde- ulaşacağını biliyorum. Türkiye’den, günlük telaşlardan, masada birikmiş kitaplardan söz eden mektuplarınızı özlediğimi gizlemeyeceğim. Bazen teselli için dönüyorum onlara. Niyetim eski mektuplara toplu bir cevap yazmak değil. Şu gürültülü sessizliğin bir yerde bozulması gerekiyordu, o yüzden yazıyorum. Hem mektup yazmanın umutla bir ilgisi olduğunu galiba siz söylemiştiniz. (Evet, hâlâ umutsuz olmayı reddediyorum.) Elde kalem, önümüzde dolacak bir sayfa varsa umut da vardır.

Mektuplarınızı “Bol vakit, sönmeyen okuyup yazma arzusu, yaşama sevinci sizinle olsun,” diyerek bitirirdiniz. Şimdi düşünüyorum da, bu sözler bir dilek değil, hayata bakışın özetiymiş. Yaşama sevincini geçelim (bir kez daha, “gözümün yaşı gibi düştü gözümden dünya”) ama şu olup bitenlerin okuma yazma arzumuzu söndürememesine içten içe seviniyorum. Aksine, okunması ve yazılması gerekenler çoğalıyor.

Sizinle konuşmak istediğim kitaplar birikti. Hele Thoreau ve ağaçlar üzerine bir incelemeyi aylardır masamda tutuyorum (çok işinize yarayacak). Ne tuhaf, Thoreau dilediği gibi yaşamak için ormana gitmişti, kader de sanki bizi isteğimiz dışında vahşi bir ormana savurdu. Böyle diyorum ya, sonunda, ormanın bittiği yerde güneşli bir sahile çıkacağımızı düşlemekten de vazgeçmiyorum. “Basitleştir, basitleştir” demiş Thoreau, belki öğüdüne daha erken kulak vermeliydik. Ne yapalım, hayatı ancak sadeleştirebildik. Ne çok konu, ne çok insan ayıkladık hayatlarımızdan… Aynı hafifleme duygusunu sizin de hissettiğinizi biliyorum. Hem ağaçlara kıyanların insanlara da kıyacağını Thoreau iki yüzyıl önce söylemişti. Anlamakta bu kadar gecikmemeliydik. (Bu arada, Thoreau’nun geçimini kurşun kalem ticaretiyle sağladığını duymuş muydunuz? Şimdi size yazarken fark ediyorum, kalemler ve mürekkepler hakkında söyleşecek kimse de kalmadı.)

Bazı şeyler kitaplardan değil, yaşayarak öğreniliyor. Hüznü bir direniş biçimi olarak benimseme meselesini (“hüzün cemaatindeniz”!) daha önce konuşmuştuk. O konuda yeni bir kitap var elimde, hüznün direniş için bir gereklilik olduğunu öğütlüyor. Şimdi bu satırları okurken çok sevdiğimiz şairin dizesini anımsıyorsunuzdur: “Hüzün en büyük muhalefettir şimdi.” Melankoli aslında bir kaçış değil, dünyada bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmakmış. Elbette sloganlaşmış -İslamcı ya da sol fark etmiyor- vıcık siyasal melankoliden bahsetmiyorum. Şimdi düşünüyorum da, bizi yakınlaştıran şey, hepsi bir yana, sanırım o tür lümpenliklere tahammül edemememizdi.

Şu hayatta kitaplardan konuşabildiğimiz, susarak anlaşabildiğimiz üç beş dost… Onlarla da görüşemez olduk. Ne yapalım, memleket yakamızı bırakmadı. Ülkeyi affedebilecek miyiz? Benzer bir şeyi Baldwin Amerika için yazmıştı: Ülkemi ne ben affediyorum ne de tarih affedecek. Yine de “masum ülke” diyordu. Aynı şeyi diyebiliyor muyuz? (Baldwin’i hilkat garibesi olarak gören Tanpınar’ın bile ırkçılığını düşündükçe…)

Sizi nedense bir pencerenin önünde hayal ediyorum — elinizde kitap, belki kahve. Şöyle karşılıklı oturup birer fincan içmeyeli kaç yıl? Son zamanlarda aklımda hep o dize: “Kahve kaşıklarıyla çıkardım ömrümün tutarını…” Ne tuhaf, sevdiğimiz cümleler hayatın gerçekliğine dönüşüyor. Birbirimizi görmeden yaşlanıyoruz.

Mektuplarınızda karşı tepelerden, ağaçlardan bahsederdiniz. Daha önce söylemiş miydim, benim de pencere önünde bir çam ağacım var. (“En sevdiğim ağacım ürperir bahçede / Kurar saltanatını büyük yalnızlık.”) Yeşil çam beş on haftaya kalmaz, beyaza bürünecek. Arkasında güneşin batıp gittiği tepeler… Emily Dickinson bir mektubunda iki dostu olduğunu yazmıştı: Karşı tepeler ve günbatımı. Benimki de biraz öyle… Şimdi Cahit Sıtkı’yı hatırladım, “bel bağladığım tepelerden / gün doğmayabilir bir daha” diyordu. Karamsar, talihsiz Cahit Sıtkı… Galiba tanıdığım ilk tutkulu Cahit Sıtkı okuru sizsiniz. Bilmem hatırlar mısınız, bir cumartesi ikindisi, Altunizade… Her neyse, kendimi çağrışımlara bırakırsam sayfalarca yazarım, kısa keseyim.

Bu mektup sessizliği delen bir selam yerine geçsin. Şu günleri okuyarak, yazarak, başımızı dik tutarak geçireceğiz. Acıyla, sevgiyle, kahramanca… (Sözün sahibi Füsun Akatlı’ya ne çok saygı duyardık. Keşke bir gün bir masada buluşma hayalimizi gerçekleştirebilseydik.)

Siz bu mektubu okurken ben kuzey göklerine bakıyor olacağım. Sizin de tanıdık bir gökyüzüne baktığınızı düşleyeceğim. “Herkesten uzak dönmek isterim / bir zamanlar benim olan göklere” demiştim bir yerde. Galiba artık oraya dönmek istemiyorum. Ama sizinle aynı göğün altında oturup konuşmayı ve susmayı çok özlüyorum.

Daima,

Bahadır