Bazı kitaplar bize kaderiyle gelir.

2016 temmuzunun o uğursuz gününde, dünya edebiyatının ıskalanmış macera romanlarından birini okuyordum. Geoffrey Household’un uzun yıllar sonra baskısı yapılan kitabı Rogue Male (Serseri) bir hayatta kalma öyküsü: Romanın adsız anlatıcısı “devlete tapınan” birtakım tehlikeli adamlardan kaçıyor, serüvenlerini kurşunkalemle defterine kaydediyor, nefes kesen kovalamaca sonunda hayatta kalıp kimlik değiştirerek yeni bir yaşantıya açılıyor.

Ülkesine “dışarıdan bakabilecek kadar uzun zaman” sürgünde yaşamış roman kahramanını okurken, hayatımızın bir macera romanına benzeyeceğini henüz bilmiyordum.

Çok geçmeden, Household’un romanını aratmayacak serüvenler, distopyaları andıran öyküler, Aziz Nesin mizahını solda sıfır bırakacak saçmalıklar hayatımızın gerçekliğine dönüştü. Yeri geldi, kendimizi devletin nefretinden arkadaşlarımızı nasıl kurtaracağımıza kafa yorarken bulduk. (Ülkenin lekeli tarihini, Sabahattin Ali gibi örnekleri düşününce kaygılanmakta haksız sayılmazdık.)

Faşizm karanlığı iyice çöktüğünde insan yaşamaya tutunmak için ne yapar? Susarak ya da yazarak, sürgünde ya da yuvada—hayatta kalmanın yolları var. “Hayatta kalma”yı hem düz anlamıyla hem “yaşam ışığını yitirmemek” yerine kullanıyorum. Bu konuda kılavuz diyebileceğim bir dizi kitap “hayatta kalma biçimleri” başlığı altında toplanabilir.

Hayatta kalma izleği, edebiyat tarihinin temel metinlerinden birinin çekirdeğinde yer alıyor: Binbir Gece Masalları‘nın anlatıcısı Şehrazat, her gece bir genç kızı öldüren despot sultana hikâyeler anlatır, hikâyeyi en heyecanlı yerinde keserek hayatta kalmayı başarır. Her defasında hikâyenin devamını merak eden sultan, Şehrazat’ın hayatını bağışlar. Böylece Şehrazat, anlatarak hayatta kalmanın sembolü olur. (Şehrazat’ınkine yakın bir tavrı Joan Didion’da görürüz: “Yaşamak için hikâyeler anlatıyoruz.” Kendi payıma, bu yaklaşımı Márquez’in “anlatmak için yaşamak” formülünden daha inandırıcı buluyorum.) Ama o masalda pek üzerinde durulmamış hayati bir ayrıntı var: Şehrazat aslında hikâye anlatabildiği için değil, hikâyeyi nerede bitireceğini bildiği için hayatta kalıyordu.

Bu çağın okurları için edebiyat ve hayatta kalma kavramları en çok bir yazarın imgesinde birleşiyor: Primo Levi. Auschwitz’ten mucizevi biçimde kurtulan yazarla (bir tuğla ustası altı ay boyunca her gün Levi’ye gizlice yemek vermiş, hayatta kalmasını sağlamıştır) Philip Roth’un yaptığı söyleşi, “hayatta kalma” literatürünün benzersiz metinlerinden. Amerikalı romancının kaleminden aktarılan konuşma, Levi’nin hayatta kalma macerasını anlattığı ünlü kitabı (Bunlar da mı İnsan) kadar etkileyicidir. Böylesine kendi kabuğunda kalabilmiş başka çağdaş yazar bilmiyorum, diyor Roth. Hayatta kalmak her zaman hayatla barışmak anlamına gelmiyor: Levi’nin odasının duvarında bir kırık tel örgü çizimi varmış. O söyleşide Primo Levi, en sıra dışı hayatta kalma macerasıyla özdeşleşen isme gönderme yapmayı unutmuyor: “Kendimi gerçekten Robinson Crusoe gibi hissediyordum.”

Ölüm kampında kaçınılmaz sonu beklerken çevresinde olup bitenleri kaydetmekten vazgeçmemiş Levi, bir gün başından geçenleri yazacak olma ihtimali ona güç vermiş.

Philip Roth, İtalyan yazarın evine ziyaretini 1986’da gerçekleştirmiş. Bir yıl sonra Levi, ömrü boyunca yaşadığı o apartmanın üçüncü katından kendini aşağı bıraktı. 25 yaşında hayata sımsıkı sarılmayı seçen insan, 68’ine geldiğinde yorulabiliyor.

Primo Levi’nin gücünü tüketen, suçluluk duygusu muydu? Auschwitz’teki kâbusu kitaplarıyla ölümsüzleştiren bir başkası, Elie Wiesel, kolundaki silinmez A-7713 dövmesiyle soykırımdan kurtulup 70 yıl boyunca hayatta kalmanın suçluluk duygusuyla yaşadığını söylemişti.

Susarak ya da yazıyla, sürgün ya da yuvada—hayata bir biçimde tutunuluyor.

Ama insan en iyi böyle zamanlarda anlıyor: Özgürce soluk alıp vermekte hem görkemli hem de çok yanlış olan bir şey var.