“Pasaport yok, çıkamayız,” diyor telefondaki ses. Pasaport: Bu sözcüğün nasıl gelip hayatımızın ortasına yerleştiğini düşünüyorum.

Amerika’da henüz ülkeye ait bir kimlik belgem yokken uzun zaman sokağa pasaportsuz adım atamamıştım. Sadece uluslararası yolculuklarda işe yaraması gereken pasaport birden günlük yaşantımın en önemli nesnesi olmuştu. Cebimde pasaport, avare dolaşırken bu avuç içi kadar defterin benim için anlamını düşünürdüm. (İnsanın sadece yapacak daha iyi bir işi olmadığında kimliği üzerine düşündüğünü söyler Baudrillard. Uzak bir ülkede, pasaportu elinde kalakalmış kimsenin yapacak daha iyi bir şeyi yoktur.)

Pasaport gerçekten de kapak içinde yazar fotoğrafının yer aldığı bir deftere benziyor. Daha doğrusu, bir günlüğe… Ortalama bir pasaportun çoğu sayfası, tıpkı ortalama bir günlük gibi, boştur. Pasaportlar hevesle başlanıp çabuk vazgeçilmiş hatıra defterlerine benzer. Dolu sayfalardaki damgalarsa bir günlüğün sayfalarına düşülmüş tarihleri andırır.

Bir süredir –internette önüme düştükçe– yazarların pasaportlarını inceliyorum. Örneğin, Virginia Woolf’un pembe pasaportunda Dışişleri Bürosu’nun bastığı damga 22 Mart 1923 tarihini taşıyor. (O pasaportu birkaç yıl sonraki İtalya yolculuğu için almış. Woolf İstanbul’a çok daha önce, 1906’da seyahat etmişti. Uluslararası seyahat için pasaport zorunluluğu Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra başladığına göre, o yolculukta yalnızca izin belgesi yetmiş olmalı.) James Joyce’un ailesiyle birlikte aldığı pasaportta “iptal edilmiştir” damgası boydan boya uzanıyor. “Zürih 1915” damgasının belli belirsiz okunduğu pasaportun “askeri bölgelerde geçersiz” olduğu kırmızı damgayla belirtilmiş. Fitzgerald ailesinin pasaportunda ise Scott, Zelda ve kızları Frances’in fotoğrafları alt alta sıralanmış. F. Scott’ın meslek hanesindeki kelime: Yazar.

Pasaport kimilerince dünyayı keşfetmenin izin belgesi, kimileri için sınırlara hapsedilmiş olmanın simgesidir. Pasaportun tarihi, bir bakıma toplumsal eşitsizliğin tarihi: Amerika’da özgür siyahlara bile yıllarca pasaport verilmediği, evli kadınların 1930’lara kadar ancak kocalarının kendi adıyla pasaport aldığı biliniyor.

Pasaportun elbette ulus-devlet kavramıyla yakından ilgisi var. Gelgelelim o küçük defterin sultan mührü taşıyan mektupların yerini alması bir anda olmamış. On dokuzuncu yüzyılda pasaportlar bir ansiklopedi cildi (30×45) boyundaymış. Pasaportun öyküsü kişiselden ulusala doğru da değişiyor: Benjamin Franklin pasaportunu kendi matbaasında basmıştı, bugün ‘devlet’e ait binalarda kuyruk bekleniyor.

Hayattaki en büyük macerası yabancı bir ülkeye gitmek olanlarımız için pasaport yarı kutsal bir nesnedir. En güvenli çekmecelerde saklanır, uzun yolculuklar öncesi bir güzergâh rehberi gibi önceden çıkarılıp hazırlanır, gözden geçirilir. Belki her gün cebimde taşıdığım, belki yurt/yurttaşlık gibi kavramlara şimdi başka ve daha kuşkucu bir gözle baktığım için uzak bir ülkede kimliğimin tek kanıtı olan o küçük defterle ilişkim epey zayıfladı. Pasaport yurttaşlığın işaretidir — ama “yurt” artık ne demek? Pasaportun anlamı/anlamsızlığı üzerine düşünmek, kişiye yeryüzünü yurt bilmeyi öğretiyor.

Benedict Anderson’un o ünlü –ve giderek klişeye dönüşen– savını izleyerek söylersem, uluslar hayali cemaatleri, pasaport da tıpkı bir fantastik romandaki gibi, hem var hem yok büyülü bir kılavuzu andırıyor.

Bir gün post-ulusal bir dünya gerçekleşirse, pasaport ola ki geçmişten kalan çok değerli bir nesne olarak müzelerde sergilenecek.

“Bir zamanlar insan, ruh ve bedenden ibaret bir varlıktı ama artık insan sayılmak için pasaporta da ihtiyaç var,” diyen Zweig’ın sınırların kalktığı bir dünya hayal etmesindeki tek etken bürokratik zorluklar değildi; insana inancı tazelemek istiyordu. Türkiye koyu karanlığa gömüldüğünden beri birçok pasaport öyküsü dinledim. Günümüzde sığınmacıların, yersiz yurtsuzların, mazlumların gördüğü muameleye bakılırsa insanlık pek yol kat edememiş.

Hayali sınırların hayali geçiş kâğıdı olan pasaportun galiba en güzel tanımını bir Türk şairi, Sabri Esat Siyavuşgil yapmıştı: “Pasaport bir yolculuk romanıdır.”

Yine de gereğinden çok değer atfedilen o belgeyi seviyorum ben: Çünkü o küçük defterde geçmişimizi de taşırız. Gerçek bir göçebe olan Graham Greene haklı: “Pasaportunuza damga basıldıktan sonra hayat hiçbir zaman aynı olmayacaktır.”