Bavulun tarihi ayrılığın, göçmenliğin, sürgünlerin tarihidir. Belki bu yüzden, içine hayat parçaları sığdırdığımız o nesnenin yalnızlıkla bir ilgisi var. (Kafka’nın yarım kalan romanında kahraman eline bavul tutuşturulup Amerika’ya yollanınca yalnızlığı keşfeder.)

Çocuk gönlümüzün “kaygılardan azade” oluşu da biraz çantalarımızla ilişkili:  Çocukluğun o sonu gelmez gibi görünen günlerinde çantamızı hep annemiz, babamız (bir başkası) hazırlamıştır. Kendi bavulunu dizmeye başlamak, büyümek ve evden ayrılmaya hazırlık demektir.

İlk bavulumu 14 yaşında, yatılı okula giderken hazırlamıştım. Bavul hazırlamak, dünyaya adım atmaktı. Bu yüzden ilk bavullar hep gereğinden büyük olur—her şeyi götürmeye çalışırsınız yanınızda, dünyanızın o bavula sığmasını istersiniz.

Yatılı okulda her cuma akşamı iki günlüğüne ‘evci’ çıkardık. Kurallar katıydı: Ya “James Bond” çanta ya da onun epey büyüğü olan sert kapaklı, şifreli bavula izin vardı. İlk yıllarımda her hafta o koca bavulla eve gittim. Diğer ‘evci’lerin zaman zaman takılmasına aldırmadan hantal çantamı evden okula, okuldan eve bir hazine sandığı gibi taşıyıp durdum. (Bunda annemin, “Her şeyini getir, bir şey bırakma oralarda!” diye tembihlemesinin de etkisi vardı herhalde.) Ama çantanızı alıp hemen okulun kapısından çıkamazdınız. Her izin günü, uzun ‘içtima’lar demekti. İşte o haftalık ritüellerde bavulumun üstüne oturup beklerdim. Arka sıralara geçip bavulun kenarına ilişmek, dakikalarca ayakta durmaktan iyiydi.

Yıllardır uzak bir ülkede yaşadığım için bavul boyları konusunda epey tecrübe kazandığımdan, o kocaman bavula her hafta neler sığdırmış olabileceğimi düşününce şaşırıyorum. Belki de hepsi ilkgençliğin karmaşasıydı, tıpkı Cemal Süreya’nın dizesi: “Hayatım karışık çantam gibi.”

Galiba ‘gurbet’ duygusuyla bavul boyu arasında bir ilişki var: Yatılı okulun son çeyreğinde eve çantasız bile gittiğimi hatırlıyorum. Çünkü artık okul evim olmuştu. İç bahçenin görkemli kapısından girerken kendimi ‘ev’e dönmüş gibi hissederdim.

Gündelik hayatın değişmesi de bavullarımızın boyutunu, şeklini, onlarla ilişkimizi biçimlendiriyor. Açgözlülükle bavula son anda bir düzine kitap sıkıştırıp ağırlık sınırından dolayı havaalanında hepsini geri çıkardığımız günler geçmişte kaldı. Teknoloji sayesinde kütüphanemizi bavula sığdırma derdinden kurtulmuş olsak da bavulun fiziksel varlığına hep ihtiyaç duyacağız. Belki artık -ilk roman taslağını koyduğu bavulu yolda kaybeden Hemingway gibi- edebi bavul hikâyelerimiz olmayacak.

Yatılı okulda bir bavulun üstünde zaman geçirirken, istasyonda çaresiz bekleyen Anna Karenina’nın bavuluna ya da ‘seksen günde devriâlem’ yapabilmek için hafif bir çanta seçen Phileas Fogg’un hikâyesine aşinaydım sadece. Bavulun bir başarı işareti olduğunu, örneğin Amerika’ya geçen Meksikalı işçilerin yeni alınmış pırıl pırıl bir bavulu statü simgesi saydıklarını, henüz bilmiyordum. Hatırladıkça içimi sızlatan (Mandelştam), imrendiğim (Pamuk), içindekileri hep merak edeceğim (Benjamin) bavullar var. Ama hiçbiri imgelemimi hafta sonları üzerinde oturup hayal kurduğum o siyah bavul kadar kışkırtmadı.

Son iki yılda birçok mülteci arkadaşım (daha doğrusu, birçok arkadaşım mülteci) oldu. Bazılarıyla konuşurken söz dönüp dolaşıp ‘bavul’a geliyor. Hayatını bir bavula sığdıranlardan söz ederdik eskiden—yaşamak öğretiyor.

Ian McEwan bavuluyla bekleyen bir adamın yanında neler taşıdığını hayal edip bir roman yazmıştı. Bavulundan yola çıkarak her insanın hikâyesi yazılabilir.