1999’un ilkyazında Kuleli’de öğrenciydim. Mezun olduktan sonra felsefe okumak için ayrılacağım dünyanın en güzel okulunun bahçesindeki son mayısın tadını çıkarırken bir gün sınıf subayı odasına çağırdı. Masasında adıma gönderilmiş tek sayfalık bir mektup vardı. El yazısıyla yazılmış mektup Enver Ercan imzalıydı. Enver Ercan’ın kim olduğunu bilmiyordum ama Varlık Yayınları antetli mektubun Varlık’a gönderdiğim şiirlerle ilgili olduğunu hemen anlamıştım.

O yıllarda Kuleli şiirle uğraşmak için eşi bulunmaz bir yerdi: Derslerde boğazın mavi sularına dalıp gider, okul bahçesinde iyi şairlere –Nazmi Ağıl’a, Cem Uzungüneş’e– rastlar, hatta üniformanızla Dağlarca’nın imza günlerinde boy gösterip okuldaşlığın gururuyla büyük şairin ‘özel misafir’i olmanın keyfini sürebilirdiniz. O havaya kendimi iyice kaptırmış olmalıyım ki Varlık’a küçük bir dosya göndermeye cesaret etmiştim. Gelgelelim, dosyanın başına koyduğum kısa biyografi o kadar çocukça ve acemiydi ki, Enver Ercan biyografiyi yazanla şiirleri yazanın aynı kişi olamayacağını düşünmüş, çalıntı yaptığımdan kuşkulanarak benimle yüz yüze görüşmek istemişti.

Derginin ‘ideolojik yönelimleri’ne ilişkin kısa bir sorgulamadan sonra bölük komutanı nizamiyeden çıkıp Varlık Yayınları’na gitmeme izin verdi. Varlıkdergisinin yayın yönetmeni Enver Ercan’la öyle tanıştım.

Enver Ercan hayalimde canlandırdığım mesafeli ve otoriter yayıncı tipinden çok farklıydı. Sanki Türkiye’nin en köklü edebiyat dergisinin yayın yönetmeni değil de heyecanını yitirmemiş bir şiir heveslisi gibi konuşuyordu. O güneşli mayıs ikindisinde, üzerimde yazlık Kuleli üniforması, odasına girer girmez dolgun sesiyle bana, “Üç isimli şairler şanslıdır,” demişti, “Şansın daim olsun Can arkadaş!” Gönderdiğim şiirleri benim yazdığıma ikna olduktan sonra “Hasan Şimşek’i bilir misin?” diye sordu. Bilmiyordum: Hasan Şimşek yıllarca Varlık’ta şiirleri yayımlanmış, sonra unutulup gitmiş bir şairdi. Zarifçe, Varlık’ta görünmek her şey değildir, demek istiyordu Enver Abi. O konuşmadan aklımda bir de kır / kent şairi ayrımı kaldı: “Mesela Cahit Külebi kır şairidir, sen kentlisin.” Hilmi Yavuz ve Attilâ İlhan’dan (derginin sonraki sayısında şiirleri çıkacaktı) konuştuk. Varlık Yayınları’nın o küçük bürosundan –ayaklarım yerden kesik– çıktığımda Enver Ercan’ı yıllardır tanıyor gibiydim.

Enver Abi benden bir de dergide yayımlanmak üzere fotoğraf istemişti. Neredeyse hiç ‘sivil’ fotoğrafım yoktu, herhangi bir dergiye ‘resmî’ fotoğraf vermek içinse komutandan onay almak gerekiyordu. Belki söyleşi fotoğrafsız yayımlanır diye düşünerek, bir yaz kampında, tuttuğum takımın formasıyla çektirdiğim bir fotoğrafı gönderdim. Böylece Varlık’ın Temmuz 1999 sayısında Liverpool formalı fotoğrafım yayımlandı! (Fotoğrafın hikâyesini Enver Ercan’a yıllar sonra anlattığımda gülmüştü.)

varlik

Zafer Ekin Karabay, Murat Saraçoğlu, Enver Ercan, Can Bahadır Yüce (Temmuz 1999)

O yaz Enver Ercan’ın odasında Yaşar Nabi Nayır Ödülü töreni için toplandığımızda –Zafer Ekin Karabay ve Murat Saraçoğlu’yla beraber– çekingen otururken bizi kaynaştıran Enver Ercan’ın babacan tavırları olmuştu. Ondan Varlık’ın tarihine dair anekdotlar dinlerken galiba edebiyat tarihine bir yerinden dahil olmanın gizli sevincini duyuyorduk. Tanıştıktan sonra Zafer’in bana ilk sorduğu soruyu hiç unutamam: “İntihar etmeyi düşünüyor musun?” (Zafer Ekin Karabay iki yıl sonra canına kıydı.)

Bir insanı tanımanın en iyi yolu beraber yolculuk yapmaktır derler. Enver Abi’yi gerçekten tanıyışım yıllar sonra, Frankfurt Kitap Fuarı’nda geceli gündüzlü beraberliğimiz sırasındadır. Çok eğlenceli bir yol arkadaşıydı. Onunla sohbet ederken hem gündelik şeylerden konuşmanın rahatlığını duyardınız hem de laf arasında edebiyat dünyasıyla ilgili mutlaka şaşırtıcı bir şey öğrenirdiniz. Açıksözlülüğe ve mertliğe çok önem verir, entelektüel pozculuğa mesafeli dururdu. O dönemde ayrıksı kimliğini kullanarak gazetelere boy boy poz veren bir yazardan rahatsızlığını ve bu tavrı nasıl samimiyetsiz bulduğunu her fırsatta anlatıyordu.

En son yaklaşık iki yıl önce görüştük. 2016 Mart’ında, Kitap Zamanı için hazırladığımız Necatigil dosyası, polis gazeteyi gasp edince yayımlanamamıştı. Birkaç gün sonra Enver Abi dosyaya Varlık’ta yer vermek istediğini söyledi. Kitap Zamanı’nın “Necatigil 100 Yaşında” dosyası ertesi ay Varlık’ta okurla buluştu.

Enver Ercan edebiyatımızın görünmez kahramanlarındandı. Yayıncılığın her aşamasından geçmiş, bulunduğu yere tırnağıyla kazıyarak gelmiş, Varlık’ın yayın yönetmenliği bayrağını Kemal Özer’den devralmıştı. Türk edebiyatını gerçekten tanımak için Varlık’ı sayfa sayfa taramak gerektiğini söyleyen Cemal Süreya haklı. Enver Abi bunu bildiği için farklı eğilimlere olabildiğince yer açıyordu. Elbette Varlık’ın zaman zaman eleştirdiğim, hantal bulduğum yönleri oldu ama Enver Ercan’ın orada olduğunu bilmekle Varlık’ı yuva gibi görmek galiba benim için birbirinden ayrı değildi.

T. S. Eliot edebiyat dergilerinin zorunlu olmadıkça editör değiştirmemesi gerektiğini söyler. Enver Ercan bu sözü haklı çıkarırcasına 27 yıl boyunca, arada başka dergiler çıkarsa da, Varlık’ın başından ayrılmadı. O artık “hayatın içinden geçen” şiirlerinde, belki daha çok Varlık’ın yıllarca emek verdiği sayfalarında yaşayacak.

Enver Abi’yle konuşmayı, bayiden bir Varlık alıp kâğıdını koklamayı özlediğim gibi özlüyorum. Enver Ercan’ın hikâyesini, aslında hepimizin yazgısını Varlık’ın kurucusu Yaşar Nabi anlatıyor:

Sararmış yapraklarında dergilerin / Sesleniyorlar, durmadan, duymuyor musunuz?