Emily Dickinson’ın evinin kapısından bir sonyaz ikindisinde giriyorum.

Her şey kitaplarda anlatıldığı gibi: İhtişamını yitirmiş bir konağı andıran iki katlı ev, on dokuzuncu yüzyıl hüznü sinmiş uzunca salon, daracık holden çıkılan odalar… Verandaya açılan pencerenin önünde bir rüzgâr harpı duruyor. (Rüzgârlı havalarda pencereyi açar, harpın sesini dinlermiş.) Birden Dickinson’ın kesik dizeleriyle tutuk bir rüzgârın ritmi zihnimde birleşiyor. Harp o dönemin gözde âletiydi: Emerson’un da şiirlerinin ritmini rüzgârla ses çıkaran harpın melodisine göre belirlediği söylenir—bir tür ‘doğal’ şiir.

Oysa Emily Dickinson’ın şiirlerinde sanki doğallığa bir başkaldırı var: Sözcüklerin alışılmış ritmini bozuyor, beklenmedik yerde büyük harf kullanıyor, dizelerini kimsenin daha önce görmediği biçimde çizgilerle inşa ediyor.

O kısalı uzunlu çizgiler dünya ile arasına bir hat mı çekiyordu?

Emily Dickinson kendi yaşam alanına öyle keskin bir sınır çizmişti ki, büyük sırrını bir ömür gizlemeyi başardı. Yaşadığı sürece sadece on şiir yayımladı. (Toplu şiirlerinin son baskısında yaklaşık 1800 şiir var.) Şiirlerini herkesin önüne çıkarmayı gereksiz görüyor, hatta ayıp sayıyordu—bu çekingenliğini balığın gökyüzüne olan yabancılığına benzetir.

Şairin üst kattaki odasına, belki de edebiyat tarihinin en sırlı dört duvarının arasına, dar bir merdivenle çıkılıyor. Emily Dickinson 55 yaşındaki ölümüne dek yetişkin hayatının tamamını burada geçirmiş. İnzivası Amherst’te bir tür efsaneye dönüşünce bunun nedenlerine ilişkin söylentiler ve tahminler de gittikçe artmış. Biyografisini yazanlardan Lyndall Gordon, şairin sara hastası olduğu için toplum içine çıkmaktan çekindiğini söyler örneğin. Oda son birkaç yılda ‘özgün’ haline getirilse de (gül desenli duvar kâğıtları, şairin yatağı, masası…) burayı gerçek bir yalnızlık mekânı yapan şey, manzara.

Odanın güneye bakan iki büyük penceresinden ürkütücü Amherst mezarlığı görünüyor. ‘Genellikle üzgün’ Emily Dickinson, günbatımlarında penceresinden ölüleri izleyip ne düşünüyordu? Bir gün o mezarlıkta yatacağını mı? 32 yaşındayken yayımlanan ilk şiirinde, yer üstündeki gürültülü yaşamla toprağın altındaki derin sessizlik arasındaki zıtlıktan söz eder. Her sabah uyandığınız manzara hayata bakışınızı ne kadar değiştirir?

Şairin dünyaya karşı tavrını zihnimde canlandırabilmek için odadan dışarıyı uzun uzun izliyorum. Emily Dickinson’ı bunca farklı kılan temel bir nokta var: Dünyaya çıkmayı reddetmişti. Dünyaya çıkmak… Şair yıllarca o bahçeden neredeyse dışarı adım atmadan yaşadı. Hayatı başladığı yerde bitirmekte ısrar etti. Şu sorunun cevabını hiç bilemeyeceğiz: Onun seçimi mi doğru, yoksa bizim gibi şehirden şehre, ülkeden ülkeye sürüklenen yersiz yurtsuzlarınki mi?

Emily Dickinson’ın hayatı, günleri tek mekânda geçen biri için belki fazlasıyla geniş ve dağınıktı. Sonu gelmez notları, kâğıt kesiklerine ve zarflara yazdıkları (bir şiir asla bitmez, ancak terk edilir) bunu kanıtlıyor. Belki hayatı küçük parçaların toplamı olarak görüyor ve kendince bir bütünlük kuruyordu. Yine de bu, dış dünyayı umursamayışını açıklıyor mu?

Edebiyat tarihçileri Dickinson’ın ürkekliğinden, çekingenliğinden dem vurur. Bana kalırsa şaşırtıcı bir özgüveni var: Ölümünden önce şiirlerinin emin ellerde olması için gereken her şeyi yapmış. Kardeşi Lavinia’nın kilitli bir sandıkta bulduğu kırk deste şiir özenle yan yana getirilmişti ve yayına hazırdı. Her iyi şair gibi Dickinson da elbette kendinin farkındaydı. Haklı da çıktı: Bugün Amerikan toprağında yaşamış en büyük şairlerinden biri –belki de en büyüğü– sayılıyor.

Başka dillerde de Emily Dickinson’ın değerinin anlaşıldığı söylenebilir. Şiirlerini Fransızcaya Celan’ın, İtalyancaya Montale’nin çevirmesi bile bunu göstermeye yeter. Hitler ve Mussolini faşizmine direnirken iki şairin Dickinson şiirinde teselli aramalarının üzerinde pek durulmamış.

Evden çıkınca mezarlığa uğramak için caddeyi boydan boya kat etmek gerekiyor. Kaldırımla mezarlığın birleştiği yerde tek tük düğünçiçekleri açmış. (Düğünçiçeğini çok severmiş.) “Emily Dickinson” yazılı mermeri Batı Mezarlığı’nda, ortalarda, ilk bakışta fark edilmeyen bir aile kabristanında buluyorum. Şair orada, kardeşiyle yan yana yatıyor. Mezarın üstünde birkaç deniz kabuğu, rengarenk kurdeleler, uçmasın diye kenarlarına taş iliştirilmiş birkaç mektup, bir iki ufalmış kurşunkalem var. (Emily Dickinson o ünlü beyaz elbiselerine not kâğıtları ve kalemleri için birer cep dikermiş.)

Mezar taşına bir kurşunkalem bırakıyorum.