Geçen yüzyılın en sıra dışı edebiyat olaylarından biri, peş peşe yazılan dört romandı. Lawrence Durrell, aynı zaman dilimini farklı bakış açılarından anlatan İskenderiye Dörtlüsü’yle geç modernizmin güçlü bir örneğini vermişti.

Durrell ile yaklaşık tarihlerde yazan postmodern edebiyat öncülerinin Doğu’ya takıntı derecesindeki ilgileri biliniyor: Borges, Binbir Gece Masalları hayranlığına yeri geldikçe değinir. Özellikle Şehrazat’ın kendi hikâyesini anlattığı bölüm, Borges’e göre üstkurmacanın ilk örneğidir. Italo Calvino Görünmez Kentler’de Marco Polo’nun gezilerini yeniden kurgular. John Barth “Dünyazatname”de Binbir Gece’yi Şehrazat yerine kardeşi Dünyazat’ın dilinden anlatmayı dener.

Lawrence Durrell ise postmodern çağdaşlarından ayrılır. Gözalıcı dörtlemesinde bambaşka ve çok daha karmaşık bir Doğu imgesi sunar. Bu imge önce haritada var olmuştur. Serinin üçüncü romanı Mountolive’de kitaba adını veren karakter, Mısır’a büyükelçi olarak atanınca kafasının içinde bir harita rulosu açar. Artık zihnindeki o Ortadoğu haritasının gerçekliğinde yaşayacaktır.

Harita oryantalist edebiyatın gözde gereçlerindendi. Doğu’yu bir fantezi olarak gören bakışın haritaya ilgisi şaşırtıcı değil, çünkü harita edebiyatta hep hayal gücünün kamçısıydı: Define Adası serüveni bir haritayla başlar örneğin. Sait Faik’in öykü kahramanı haritaya bakınca hemen bir ada arayıp hülyalara dalar. J.R.R. Tolkien, fantastik kurmaca ülkesi “orta dünya”nın haritasını ünlü illüstratör Pauline Baynes’a çizdirmişti. Faulkner’ın ise romanlarındaki kurmaca kasabanın haritasını kendi eliyle çizdiğini biliyoruz. Walter Benjamin de insan hayatlarını bir haritada görselleştirme fikrini yıllarca kafasından atamamıştı.

Lawrence Durrell kalabalık bir millettendi: Sürgünlerden. (İskenderiye’ye ilk kez bir mülteci teknesiyle gittiği pek bilinmez.) Genç yaşta ayrıldığı ülkesi İngiltere’ye kısa ziyaretler dışında bir daha dönmedi. Kendini yaşam boyu sürgünde hissettiğini söyleyecekti. Onun haritaya ilgisinde yersiz yurtsuzluğunun da payı olmalı. Mısır’dayken çıkardığı sürgün dergisinin adı, göçebeliği nasıl görsellikle özdeşleştirdiği konusunda fikir veriyor: Personal Landscape (Kişisel Manzara). (Kavafis ile Seferis’in de şiirlerini yayımlayan o derginin bütün sayılarını taramak ‘ölmeden yapılması gereken işler’ listemde.)

Mountolive’de Doğu, haritadaki düştür. Aslında Durrell oryantalist edebiyatın bir tür parodisini yapar. 1930’larda Avrupa’yı tehdit eden Hitler’i bir Doğuluyla özdeşleştirip “Atilla” diye anar örneğin. Ama o düşe dair bazı klişeleri de ayıklar: Ortadoğu’daki huzursuzluğun kaynağının Batı olduğunu söyletir kahramanlarına.

İskenderiye Dörtlüsü dilimizde genellikle aşk romanı diye anıldı, hatta arka kapak yazılarında “aşkın gerçeğini araştıran” bir seri olarak sunuldu. Durrell’in kitapları elbette insan varoluşu ve aşk hakkında derin şeyler söylüyor ama Mountolive’de coğrafyamıza dair daha basit gerçekleri de buluruz. Örneğin Memlik Paşa, “rüşvet almanın saray töresini kuran” adam. Kur’an koleksiyonu ünlü olan Memlik’e yaklaşmanın en kibar yolu, değerli bir kutsal kitap nüshasının yaprakları arasına banknotlar ya da “İsviçre’ye aktarılabilir” banka çekleri koymaktır. Bu prototip siyasetçi, İslam’ın erdemlerini anlatırken (konuşma becerisi sayesinde kültürlü bir insan bile zannedilebilir) el altından silah kaçakçılığı yapar. Memlik Paşa yolsuzluğa batmış siyasal İslamcılığın edebiyat tarihindeki en iyi tasviridir.

Lawrence Durrell’in yarım yüzyıl önce hayal ettiği Ortadoğu günümüzle neredeyse birebir örtüşüyor—sonunda Batılı güçler ve rüşvetçi siyasetçiler “Ortadoğu bulamacı”nı iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Bu da bir tür edebiyat dersi: Düşteki haritalarla roman yazılır, ülke yönetilmez.