Her mutlak iktidar kendi canavarını üretir. İnsanlık tarihinde ölçüsüz güç arzusunun nasıl bir heyulaya dönüştüğünü gösteren sayısız örnek var. Aslında uzağa gitmeye de gerek yok: Gündelik hayattaki ilişkiler bile benzer sonuçlar doğurabiliyor. Bachmann, faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar, derken yanılmıyordu. Gelgelelim, güç hırsının nasıl bir canavara dönüştüğünün kusursuz örneğini bir romanda görürüz.

1816 yazının yağmurlu ve kasvetli bir akşamında romantik akımın öncüsü beş genç edebiyatçı bir odada toplanmıştı. En şöhretlileri olan Lord Byron, can sıkıntısını gidermek için “hayalet öyküsü” yarışması yapmayı önerdi: Odadaki herkes bir korku öyküsü yazacaktı. Byron o akşam, mekân olarak İzmir’i seçtiği bir vampir öyküsü yazmaya başladı ama öyküyü hiçbir zaman bitiremedi. Yakın arkadaşı romantik şair Percy Shelley de bir türlü istediği metni kâğıda dökemedi. O akşamdan edebiyat tarihine kalan tek şey, Mary Godwin adlı 19 yaşındaki genç kızın yazdıkları oldu. Mary ertesi yıl Percy ile evlenecek ve Mary Shelley olacaktı. Sonradan romana dönüşecek öyküsünün adı “Frankenstein”dı.

Frankenstein hiç okumayanların da konusunu bildiği kült romanlardan: Doktor Victor Frankenstein’ın ceset parçalarından bir araya getirdiği bedenin canlanmasını ve tuhaf bir yaratığa dönüşüp bir süre sonra herkesi öldürmesini anlatıyor. Titrek mum ışığında cansız yaratığın gözünü açtığı sahne, bütün gotik edebiyatın en iyilerindendir. (Hep sanılanın aksine, “Frankenstein” canavarın değil, doktorun adıdır. Doktor Frankenstein canavara ad koymaz.)

Roman, genç bir bilim adamının “Tanrı’ya ve doğaya” isyan edip insandan daha üstün bir tür var etme çabasının acı sonuçlarını göstermek için yazılmıştı. Frankenstein‘ın edebiyat tarihine etkisi derin oldu. Herman Melville’in görkemli romanı Moby Dick bir bakıma efsanenin devamıydı. (Kaptan Ahab, Amerikan yayılmacılığını simgeleyen Frankenstein figürüydü ve kendi var ettiği beyaz balinayı arıyordu.) Charles Dickens gibi ustalar bu efsaneye romanlarında yer açtılar. Frankenstein etkisinin daha uç örnekleri de görüldü: 1977 yılında Barbara Lynne Devlin adlı bir yazar kendisinin aslında Mary Shelley olduğunu ve reenkarnasyonla dünyaya döndüğünü iddia etti.

Kitabın etkisi günümüze ve coğrafyamıza kadar uzanıyor: Birkaç yıl önce Iraklı romancı Ahmed Sâdavi Frankenstein Bağdat’ta adlı romanıyla Arap dünyasının saygın edebiyat ödüllerinden birini almıştı. Romanın başkişisi, Bağdat’taki patlamalardan sonra ceset parçalarını bir araya getiriyor ve tıpkı Doktor Frankenstein gibi bir canavar var ediyordu. Irak’taki çaresizliği anlatmak için Frankenstein‘ı kullanmak zekice bir buluştu.

İktidar hırsı hep canavarlar ürettiği için Doktor Frankenstein’ın deneyi evrensel bir değer kazandı ve bugün 200 yaşında hâlâ okunuyor. Günümüzde insan elinden çıkma canavarların (onları görmek için bilime değil siyasete bakmak gerek) hayatları altüst etmesi, Frankenstein’ı acı bir şakaya da dönüştürüyor. Yeni Türkiye dedikleri şey, karşısında duranı yutmaya kararlı bir vahşi üretmedi mi? Doktor Frankenstein’ın canavarı şimşek çakınca elektrik sayesinde canlanmıştı (bazı sinema uyarlamalarında kafası ampulü andırır). Bizimki ise menfaatine ters düşenlere hayat hakkı tanımayan Şarklı bir canavara, gulyabaniye benziyor.

Doktor Frankenstein’ın canavarı, ölü uzuvlardan yapılmıştı. Siyasal İslamcılığın ölüsünden yapılmış Yeni Türkiye gulyabanisi de onun gibi her şeyi yok ederek ilerliyor. Sonunda muhtemelen sahiplerini yok edecek.

Romanın bir yerinde anlatıcı şöyle der: “Bir Türk kadar sessiz ve cahilce bir umursamazlık var üstünde…” Bütün değerler altüst olurken “sessiz ve cahilce bir umursamazlık”la izleyenlerin, canavarın azmanlaşmasındaki payı yadsınamaz.

Keşke kurmacayla gerçek bu kadar örtüşmeseydi.