Adı şiirlerinin önüne geçen şairler vardır. Donald Hall benim için başlangıçta öyle bir şairdi.

Yıllar önce Paris Review dergisinin efsanevi şair söyleşilerini bir ders kitabı gibi okurken aynı imzayı görürdüm: Ezra Pound, T. S. Eliot gibi ustalarla konuşan, derginin ilk şiir editörü Donald Hall’du. Edebiyat tarihinde yer etmiş bu söyleşileri yapan kişiyi merak ediyordum.

Gerçekten tanışmamız bir sahafta anı kitabına rastlamamla başladı. Böylece Donald Hall’un şiirlerinden önce düzyazılarını ve kişisel serüvenini keşfetmiş oldum.

***

1928 doğumlu şairin aslında sıradan bir hikâyesi var. Tipik bir New England çocukluğunun ardından 14 yaşındayken “şair olmaya” karar verdiğini söyler. (Çocuk yaşta şair olmaya “karar veren” sadece iki kişi duydum: Necip Fazıl ve Donald Hall.) Exeter’deki zor yatılı okul yılları dünyanın en iyi üniversitesine girmesini kolaylaştırmış. Harvard ise onu kuşağının öncü şairleriyle buluşturmuş. Üniversitede tanıştığı John Ashbery, W. S. Merwin gibi çağdaşlarının arasında en yakın dostu, ömür boyu yoldaşı kalan Robert Bly. (Yıllar önce Amerika’ya geldiğimde yaptığım ilk iş Robert Bly ile söyleşmek olmuştu.)

Donald Hall’un hayat serüveni bana şiirlerinden daha yakın görünmüştü. Yalnızlığı keşfettiği yatılı okul yılları, akademi ile yazı arasında yaptığı seçim, inzivaya çekilişi… Yazıya daha çok vakit ayırabilmek için ders verdiği üniversiteyi (ve sunduğu imkânları) terk edip son 40 yılını geçireceği çiftlik evine çekilişini bir “veda” değil “kavuşma” olarak tanımlaması şairin dünyaya bakışı hakkında yeterince fikir veriyor. Donald Hall yalnızlığın yazgı değil kazanılmış bir şey olduğunu yaptığı seçimlerle göstermişti.

Şiirlerinde kurduğu dünya ise bazen çok yakın, bazen çok uzaktı. (Nihayetinde başka kültürün insanıydı—futboldan değil beyzboldan zevk alırdı örneğin.) Ölçü ve uyakla başladığı şiir serüvenini “serbest” biçimle sürdürse de ritimden ve dize kırmaktan vazgeçmedi. (Uyaksız şiir yazmayı filesiz tenis oynamaya benzeten Robert Frost’la inişli çıkışlı ilişkisinin de bu değişimde payı olabilir.) Şiirde biçim disiplininin önkoşul olduğuna inanıyordu. Yazdıklarına karşı acımasızdı: Gençlik şiirlerinden “Sürgün”ü yıllar sonra elden geçirirken 100 dizelik şiir 8 dizeye düşmüştü.

Donald Hall, “Hayatımda bir gün bile çalışmadım,” derken “çalışmak”tan kastı el emeği gerektiren marangozluk, çiftçilik, demircilik gibi uğraşlardı. Aslında hayatı boyunca benzerine az rastlanır bir üretkenlikle çalıştı. Bir kitabına verdiği addaki gibi: Lifework—yazmak onun için yaşam uğraşıydı.

Kendi payıma Hall’dan öğrendiğim pratik bir ders de var: 20 dakika formülü. Hall geceleri iyi çalışabilmek için yazıyla uğraşanların gün içinde mutlaka 20 dakika (15 ya da 25 değil!) kestirmesi gerektiğini söylemişti. Şairin Robert Graves’den öğrendiği bu sihirli formülü fırsat buldukça uygulamaya çalışırım ve hep Donald Hall’u hatırlarım.

Şair son 40 yılını New Hampshire’daki aile çiftliğinde geçirdi. 1878’de büyükannesinin, 1903’te annesinin doğduğu evde… Bu imrenilesi yerleşiklik ona usanç değil, disiplin ve güç veriyordu.

Eşi Jane Kenyon’u 1994’te yitirdikten sonra hayatı bir tür ağıda dönüştü. Son yıllarında gerçek anlamda bir yalnızlık bilgesi oldu. Tek başına olmakla yalnız olmak arasında yaptığı ayrım çarpıcıdır: “Gündüzleri tek başınayım, gece olunca yalnızlık başlıyor.” Tek başına olmanın konforuyla yalnızlığın büyük kederi birbirinden ayrılmıyordu.

80’inden sonra şiir yazmayı bırakarak yaşlılığa teslim olduğunu ilan etti. Çaresizliğini şöyle anlatmıştı: “Ben şiiri terk etmedim, şiir beni terk etti.” Yaşlılığa ilişkin okuduğum en etkileyici cümlelerden birini de o dönemde yazdı: “Üç yaşındayken çorabın düşer, Donnie çorabını çek, derler. 80 yaşında yine çorabın düşer ama artık ‘çorabını çek’ diyecek kimse yoktur.”

***

Yıllar önce sahafta bulduğum o anı kitabının adı “Kutuları Açmak”tı (Unpacking the Boxes). Şairin aile evinde kalmış kutuları açarken aklına gelenlerden yola çıkarak kaleme aldığı özyaşamöyküsü. (Öyle yalın, gösterişsiz ama dopdolu bir anı kitabı yazabilmek isterdim.)

Donald Hall 23 Haziran 2018 günü, 90 yaşında öldü.

Ölüm haberini taşınma sırasında aldım. Tam da o gün açtığım kutulardan birinde karşıma “Kutuları Açmak” çıktı. Hayatın bazen edebiyattan daha şaşırtıcı olduğuna bir kez daha inandım.