Bundan 30 yıl önce Liverpool üzerine bir yazı yazmak herhalde daha kolay olurdu. Kulüp henüz Amerikalı işadamlarına satılmamıştı ve futbolda savunulması gereken değerlerin çok daha güçlü bir simgesi sayılabilirdi. O kadar geriye gitmeye de gerek yok: 90’lı yılların sonunda Robbie Fowler henüz sahalardaydı. Liverpool’un unutulmaz golcüsü bir Arsenal maçında (üstelik Highbury’de) kaleci Seaman’ın üzerinden atlarken yere düşmüş, penaltı kararı verilince bunun haksızlık olduğunu söyleyip hakeme itiraz etmişti. Belleğimdeki bir başka sahne: Fowler gol attıktan sonra formasını kaldırıyor, göğsündeki grev yapan liman işçilerine destek yazısını kameralara gösteriyor. (Fowler’a bu sosyal dayanışma mesajından ötürü ceza verilmişti.)

O yıllarda futbolun bir haz oyunu olduğunu söylemek için daha çok sebep vardı ve ben 90’ların başında, henüz oyun kurallarını bile tam öğrenmemişken Liverpool taraftarı oldum. Belki de Kıbrıs’ta, hemen hepsi Londra takımlarını tutan sınıf arkadaşlarımdan farklı olmak istiyordum. Zaman içinde 70’li, 80’li yılları yaşamış spor tutkunlarının hatıralarını okuyup dinlerken, futbolu gerçekten anlamaya başladığımız o yılları bir gün özleyeceğimi bilmiyordum.

İlk kahramanım John Barnes (ırkçı Everton taraftarlarının sahaya muz atmasına neden olan siyah kaptanımız). Ian Rush’ın son günlerini de biraz hatırlıyorum. Liverpool o takım dağıldığından beri ligde şampiyon olamadı. Fowler-Collymore-McManaman üçlüsü futbolu öğrendiğimiz kuşaktı ve takımı iki kez şampiyonluğun eşiğine getirdiler. Durgunluğa Owen-Gerrard kuşağı 2001’de son verdi. UEFA Kupası tarihinin en sıra dışı maçında Alaves’i 5-4 yendiler. (Michael Owen ve Steven Gerrard adlarını Türkiye’de ilk duyanlardan biri olduğumu söyleyebilirim: Yatılı okulda Anfield’a mektuplar yazardım, Liverpool kulübü de meraklı taraftarlarına bülten yollardı. O bültenlerde neredeyse yaşıtım olan yeteneklerin altyapıdan parlayışlarını izlemiştim.)

Robbie Fowler ve Steve McManaman, Derby County deplasmanında (25 Ekim 1997).

Ve sonra Rafa Benitez geldi, 2005’teki ‘İstanbul mucizesi’ yaşandı. O günden bu yana Liverpool taraftarları her yıl mayıs ayını iple çekiyor. Çünkü Liverpool mayıs ayında Avrupa’da sahaya çıkıyorsa sıra dışı şeyler yaşanacak demektir. Aslında mayıs beklentisi yeni değil, Liverpool Şampiyonlar Ligi Kupası’nı (eski Şampiyon Kulüpler Kupası) en çok kazanan iki kulüpten biri.

Bu duyguyu iyi anlatan Here We Go Gathering Cups In May (Hadi Mayısta Kupaları Topluyoruz) adlı kitap, Liverpool’un beşini kazandığı yedi Avrupa kupası finalini, yedi unutulmaz mayısı farklı birer taraftarın gözünden aktarıyor. “Taraftar” dediysem, sıradan tribün müdavimleri değil: İçlerinde bir oyun yazarı, bir gazeteci ve yedi kitabı yayımlanmış bir romancı da var, bir taksi şoförüyle bir ‘tribün bestecisi’ de… Kitabın editörlüğünü, aynı zamanda 1978’de Londra’daki Şampiyon Kulüpler Kupası finalini (Liverpool:1- Bruges:0) kaleme alan Nicky Allt üstlenmiş.

Kitaptaki yazılardan bazıları Türkiye’de yaşayan bir futbol meraklısını ötekilerden daha çok ilgilendirebilir. Bunlardan biri, 1985’te Brüksel’de oynanan ve Heysel faciasıyla zihinlere kazınan final maçını anlatıyor. İngiltere’de çok satan romanlar yayımlamış Kevin Sampson, 29 Mayıs 1985 günü Heysel Stadı’ndaki trajediye tanık olanlardan biri. UEFA o yıl akıl almaz derecede köhne bir stadyumu Avrupa’nın en büyük kupasının final maçına uygun görmüştü. Ne yazık ki Heysel’in duvarı İngiliz taraftarların ‘koşmaca’ oyununa dayanacak kadar sağlam değildi. Maçı canlı yayında televizyondan izleyenler ezilen, can çekişen insanları görmüş, sahada oynanan futbola dönmeyi tercih etmişlerdi. İtalyan ya da İngiliz fark etmez—o gece hiç kimse televizyonunu kapatacak ya da stadyumu terk edecek kadar duyarlı olamadı. Maçı Platini’nin tartışmalı penaltı golüyle Juventus kazandı. Sampson, 6 bin kişilik tribüne 12 bin Liverpool taraftarını alan UEFA’yı suçladığı yazısında o kâbus gecesini betimliyor.

Kitapta beni en çok heyecanlandıran bölüm John Maguire’in ‘İstanbul mucizesi’ni anlattığı yazısı oldu. Liverpool 25 Mayıs 2005 akşamı belki de futbol tarihinin en sıra dışı finalini oynamıştı. AC Milan karşısında 3-0 yenilgiden taraftarının büyülü desteğiyle maçı çevirmişti. Maguire şöyle anlatıyor: “Bu kez söylediğimiz You Will Never Walk Alone (YNWA), bugüne kadar söylenen şarkıların hiçbiriyle kıyaslanamazdı. Baştan aşağı tutkuydu. Bütün YNWA’ların babasıydı ve işe yaradı!”

Bu aslında futbolseverleri değil, sadece Liverpool-severleri ilgilendiren bir kitap. Başka pek çok şey gibi, onunla daha mutlu olduğumuz futbol takımımızdan bahsetmek için sudan bir bahane.

Hangi takımı niçin tuttuğumuzun rasyonel bir açıklaması hiçbir zaman yoktur. Nick Hornby gibi eğlenceli bir yazar, Arsenal gibi sıkıcı bir takımı tutabilir örneğin. Olsa olsa niçin o takımın taraftarı olduğunuza ilişkin sebepler sıralayarak kendinizi kandırabilirsiniz: “YNWA gibi bir şarkısı olduğu için Liverpool’u seviyorum” dersiniz, ya da “kale arkasındaki Kop tribünü top çizgiyi geçmesin diye hep birlikte kaleye üflediği için…” Bu kitap da işte o sebeplerden biri. İçinde şimdilik yedi yazı var. Bir başka mayısta kitaba bir yazı daha eklenecek.

Bu yıl mesela, neden olmasın?