Bazen insanlar gibi kitaplar da şu dünyada yerini bulamaz. Evden eve, raftan rafa, kutudan kutuya gezinir dururlar.

Asıl kütüphanemi geride bırakalı on yıl oluyor. Karşılıklı iki uzun duvar boyunca uzanan rafların orada, sılada beklediğini bilmek bana teselli verirdi. Her ‘asal’ kütüphane gibi biriktirmek ve saklamak üzerine kurulmuş o ilk kütüphanemdeki kitapların sayısı belki birkaç bini bulmuyordu ama hemen her cildin hikâyesini, nereden geldiğini biliyordum. Zamanla onlardan kopmayı, yeni bir kitaplıkla yeni bir hayata başladığıma ikna olmayı öğrendim.

Şimdi göçebe kitaplığımı bir kez daha nasıl toplayacağımı düşünürken Alberto Manguel’in kütüphanesine yazdığı ağıt* imdadıma yetişti.

İyi tarafından bakılırsa, her on yılda bir baştan kütüphane kurmak kişiyi zinde tutar. Çünkü sahih bir kütüphanede aslolan biriktirmek değil yenilemektir. (Borges örneğin, evinde sadece birkaç yüz kitap tutar, gerisini dağıtırmış.) Böylece insan, tıpkı Don Kişot, kütüphanesini zihninde sürekli yeniden inşa etmeyi öğrenir. Bazı has kitapkurtlarının gezginler, gönüllü ya da zorunlu sürgünler (Zweig, Benjamin, Manguel) olması rastlantı değil.

Bir kütüphane yitirmenin ne demek olduğunu son iki yılda, uzaktaki kitaplığım kısmen dağıldıktan ya da kutulara gömüldükten sonra (kitapları kutulamayı mezara koymaya benzetiyor Manguel) anladım. Kitapların mezarı olmaz ama depolarda terk edilmiş kutular, kitapların tabutudur.

Kütüphane insanı türlü yollarla terbiye eder: Yakınmamayı, söylenmemeyi, yitip giden ciltlerin ardından ağıt yakmamayı öğrenirsiniz. Belki sadece kitapların telkin ettiği bir erdemdir bu. Çünkü kuşatıcıdır kütüphane: Ona dair düşüncelerimizi, anımsadıklarımızı yine onun raflarından öğrendiğimiz cümlelerle anlatırız.

Bana kalırsa, kitaplığına gerçekten saygı duyan kişi kitaplarını anlatmalıdır, onları nasıl kaybettiğini değil. Yıllarca bir rafta dokunulmayı beklemiş, sahibinin yolunu gözlemiş kitaplara gönül borcunun gereği budur. Sahibi yerine bekçisi demeliydim: Kitapların sahibi değil bekçisi olduğumuzu düşününce her şeyi kabullenmek kolaylaşıyor. (Kütüphaneye sahip olduğumuz kadar kütüphanenin de bize sahip olduğuna inanan Petrarca haksız sayılmaz.)

Birkaç yıl önce, şimdi yaşadığım şehre taşınırken, kütüphanesinden yola çıkarak bir insanın yaşamöyküsünün yazılabileceğine değinmiştim. (O taşınmada bir yığın kitabı da elden çıkardım. Göçebelik hafiflemeyi öğretiyor insana.) Hatta tek kitaptan, DNA gibi, bütün bir kütüphanenin, dolayısıyla bir yaşamın izi sürülebilir. Belki bu yüzden göçebeler, gezginler, sürgünler klasik yaşamöyküleri yazmazlar. Yaşamöyküleri hep parçalı-yazıdır.

Bir tür göçebe hayatı yaşıyorsanız, sıkça başınıza gelen taşınmalarda kitap kutularını açmak bir şölen, kitapları kutulamaksa bir ‘matem’dir—buna ‘gönüllü unutuş’ diyor Manguel. Gönüllü unutuş, bir bakıma nefis terbiyesi. Sevdiğim şairin sözünü epeydir sıkça anıyorum: Ölüm biraz da kitapların dağılışıdır.

Manguel, Arjantin’de diktatörlük yüzünden kitaplarını geride bırakıp ülkeyi terk eden sürgün dostlarından söz ediyor. Şu iki yılda benzer hikâyeler duydum. Sığınılacak bir kütüphaneyi yitirmek belki de sürgünün en acı tarafıdır. Yine de kütüphanenin elimizden kayıp gitmesi, kim olduğumuzu hatırlamamıza yardım eder. Aslolan bellekteki kütüphanedir.

Bir kütüphaneyi geride bırakmak, yaşamımızın bir bölümünü geride bırakmak anlamına geliyor. Başka bir şehre, başka bir ülkeye giderken bir yaşantıya da veda ederiz.

Geride bırakmayı öğrenmeli insan… Bir kütüphaneye sahip olmanın verdiği en can alıcı ders budur.

 

* Alberto Manguel, Packing My Library, Yale University Press, 2018.