Geçtiğimiz hafta gazetelerde ilginç bir şiir tartışması vardı. Beyaz bir şair Nation dergisinde siyah Amerikalıların ağzıyla bir şiir yayımladığı için kıyasıya eleştirildi, tartışma büyüyünce hem dergi hem de şair Anders Carlson-Wee ‘düşüncesiz’ seçimlerinden ötürü özür dilediler. Soru şuydu: Bir beyaza Afro-Amerikalıların dilinden konuşma hakkını veren kim?

Benzer tartışmalar daha önce de yaşanmıştı. Tom Amca’nın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe’un beyaz bir kadın olarak siyahların deneyimini yazma hakkını sorgulayan eleştirmen akla geliyor. Aslında bu, ilk bakışta, Flaubert’in erkek kimliğiyle Madame Bovary’yi yazma hakkının olup olmadığını sorgulamaya benziyor. Oysa sorunun daha karmaşık bir boyutu var.

Bize başkasının dilinden konuşma yetkisi veren nedir? Başkalarının hikâyelerini yazı malzemesi olarak kullanmanın etik bir sınırı var mı?

Tolstoy, Anna Karenina’yı yazarken yasak bir ilişki yaşayan kız kardeşinin hikâyesinden de yola çıkmıştı. Romancının, yaşadıklarını çaresizlik içinde abisine anlatan o kadının serüvenini izinsiz kullanmaya hakkı var mıydı? Acı bir hikâyeyi ölümsüz bir başyapıta dönüştürmesi yazarı haklı çıkarır mı?

Aslında yanıt belli, çünkü kurmaca bazen tam da bu işe yarıyor: Gerçek bir hikâyeyi edebiyatın o büyülü dokunuşuyla ölümsüzleştiriyor. Edebiyat dediğimiz uğraş şaire/yazara dilediği konuyu yazma ehliyeti (bir tür poetic licence) verir.

Yazma hakkı tartışması bizi daha güncel bir konuya, kriz dönemlerini yazma sorununa getiriyor. Felaket zamanlarını yazmak, mağduriyetleri ve acıyı sıradanlaştırma tehlikesini de taşır. Buna dikkati çeken Mahmud Derviş olmuştu. İşgal altında bir Filistinli olarak hem dönüp dönüp zulme karşı aynı sözcükleri kullanmanın hem de klişelere düşmeden, yaşanan acıları sömürmeden yazmanın zorluğunu tarif ediyordu şair. (Türkçede İslamcı/devrimci/toplumcu edebiyatın vasatlığında bu tuzağa düşülmesinin büyük payı vardır örneğin.)

Böyle zamanlarda gerçeklik bazen o kadar çarpıcıdır ki kurmaca olan bitenin yanında basit kalabilir. İşte fetret dönemlerinde yazmak hem olan bitene mesafe hem de temsil sorununu doğuruyor.

Mesafe sorunu –iyi niyetle de olsa­– büyük acıları kitschleştirme tehlikesi taşıyorsa şu soru akla gelecektir: Peki o zaman yazmak neye yarar? İnsanlar işkenceyle öldürülürken, evini terk etmek zorunda kalmış çocuklar ırmaklarda boğulurken, köyler yakılıp kentler yıkılırken, yığınlar popülizme teslim olup faşizme kayarken elde kalem –ya da klavye– masasında oturmuş tek başına bir yazarın dünyadaki acıların dinmesine ne katkısı olabilir?

Socrates’ten bugüne zihinleri kurcalayan bu soruya olumsuz yaklaşanların sayısı az değil. Yazının bir şeyi değiştirmediği hep söylenmiş. Auden bile şiir hiçbir şey gerçekleştirmez, demişti (ama şiirin gerçekle ilişkimizi belirlemekteki rolünü görmezden gelmiyordu).

Oysa yazı bir şeyleri değiştirebilir—hep andığım o formül: Yazı dünyayı değiştirmez ama insanları değiştirir. Çünkü hem etkili hem tehlikelidir. Öyle olmasa despotlar yazıdan bu kadar korkmazdı.

Yazı –hele felaket zamanlarında– bir empati yoludur. Edebiyatın insanda kendini başkasının yerine koyma duygusu geliştirdiğini gösteren araştırmaların sayısı şu birkaç yılda herhalde yarım düzineyi buldu.

En önemlisi, yazmak bir tanıklıktır. Unutuşa karşı bir direnme, bir hatırlatma uğraşıdır. (Bu yönüyle siyasi bir eylemdir aslında.) İnsanlığın belleğindekileri kayda geçirmektir. Edebiyatı bu yönüyle toplumsal bir ödev sayan Manguel haksız sayılmaz.

Belki hayal etmek için fazlasıyla gerçek zamanlardan geçiyoruz. Felaket dönemleri hayal kurmak için değil, yakıcı gerçekliği olduğu gibi aktarmak içindir. (“Çığlıkta ahenk aranmaz.”) Nasılsa sahih metinler fırtına dindikten sonra yazılacak. Ama bugünü yazarken mesafeyi doğru ayarlamak, mağduriyetlerden ucuz duyarlıklar devşirmemek, başkası adına söz söylemenin bir tahakküm ilişkisi doğurduğunu unutmamak, duyguları ve sözcükleri eskitmemek bir sorumluluk.

Çünkü iyi yazmak sadece bir estetik sorun değil, aynı zamanda bir ahlak sorunudur.