Bir soruna çözüm bulmak için önce adını doğru koymak gerekir.

Yaşadığımız dönemin düşünsel hantallığı, biraz da ad koyma çekingenliğinden kaynaklanıyor. Epeydir “faşizm” sözcüğünü kullanmak bir tür tabuya dönüştü: Apaçık faşist uygulamalara “aşırı sağ,” “radikal muhafazakârlık,” “popülizm,” “göçmen karşıtlığı,” “ırkçılık,” “baskıcı rejim” diyerek lafı dolaştırıyoruz. Gelgelelim, bu yumuşatıcı ifadeler dünyanın karşı karşıya olduğu dehşeti anlatmakta yetersiz kalıyor.

Dünyanın karşı karşıya olduğu dehşet: Çin’de devlet başkanı ömür boyu koltuktan inmemenin yolunu yapıyor ve kendisiyle alay edileceği endişesiyle “imparatorum” sözcüğünü yasaklıyor. Türkiye’de “padişah bozuntusu” demek milletvekilliğinin düşmesine yetiyor. Amerika’daki bir demagog bu uygulamalara özeniyor. İtalya’da Mussolini’ye özlem duyanlar zafer naraları atıyor. Yığınların savruluşuna ve bütün bunlara seyirci kalışına popülizm deyip işin içinden çıkabilir miyiz?

Ron Riemen kısacık ama üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken kitabında* bunu tartışıyor. Hollandalı yazar, faşist hareketlerin ülkesinde hortladığını görüp ilk uyarı metnini 10 yıl önce kaleme almış ve şuraya varmış: Faşizmin geri dönme ihtimali şaka değil, Hollanda’da olduysa her yerde olur.

Faşizm günümüzde maskelerle ortaya çıkacaktır. (Robert Paxton, The Anatomy of Fascism kitabında 21. yüzyılda hiçbir faşistin kendisine “faşist” dedirtmeyeceğini öngörmüştü—faşistler o kadar da aptal değildir, üstelik pişkince yalan söylemekte üstlerine yoktur). Çünkü faşizmin evrensel değerleri olmaz, kötücüllük zamana ve kültüre göre şekil alır. Örneğin faşizm ABD’de muhafazakâr ve ırkçı, Batı Avrupa’da seküler ve İslam karşıtı, Doğu Avrupa’da Yahudi düşmanı, Türkiye’de İslamcı-ulusalcı kırması olarak belirebilir.

Almanya’da faşizmin adım adım yükselişini gördükten sonra Amerika’da sürgünde yaşayan Thomas Mann bunu erken fark etmişti: Faşizm Amerika’ya gelecekse “özgürlük” adı altında gelecektir. Büyük romancının faşizm tanımı kulağa küpedir: Faşizm bir ideoloji değil, bir kötülüktür.

Faşizmin evrensel değerleri yoktur ama yöntemleri pek değişmez: Karizmatik bir lider, yığınları harekete geçiren hamaset ve popülizm, bütün suçları atmak için seçilmiş hayali bir düşman.

Riemen’e göre faşizme karşı koymanın temelde iki yolu var:

i) Bilim ve tekniğin insan hayatını açıklamakta yetersiz kaldığını (bütün ciddi bilim adamları gibi) kabul edip, deyiş yerindeyse, gönül eğitimini, ruh terbiyesini merkeze alan bir sistem kurmak. İnsanın ve toplumların karmaşık yapısını anlamak için sanatın, edebiyatın, felsefenin (sosyal bilimlerin değil insani bilimlerin) kurtarıcılığına güvenmek.

ii) Aydınlama geleneğini canlandırmak.

Bu eski moda (Schiller benzer şeyleri iki yüzyıl önce yazmıştı) hümanist çözüm yolu, faşizmin hiç eskimediği düşünülürse, hâlâ işe yarayabilir. Küçük hesapçı, çıkarcı ve uyuşuk sürü-adamının yükselişi demokrasiler için varoluşsal bir tehdit ama bunun önüne salt kültürle geçilebilir mi? Yahudileri vagon vagon ölüme gönderdikten sonra üniformasının yakasını gevşetip Wagner dinleyen Nazi subaylarını nereye koyacağız?

Gençliğinde kısa süre İtalyan faşist hareketinde yer almış Federico Fellini faşizmin daima yerellik takıntısından ve küçük hesapçılıktan ortaya çıktığını söylemişti. (“Yerli ve milli” olma ısrarı belki göründüğü kadar masum değildir.) Hayatlarına derin bir anlam vermeyi reddeden ya da buna tembellik eden yığınlar faşizm için kullanışlı kitlelerdir. Bir sonraki aşamada cehaletleriyle övünür hale gelirler.

Faşizmin hortlamasında cehaletin ana etken olduğunu unutmamalı. Bilim ve teknolojinin bunca ilerlediği bir çağda kitleleri organize bir aptallık düzeyinde tutmak, neo-faşizmin en büyük başarısıdır.

Faşizm önce birtakım duyguların siyaseten zirve yapmasıdır: Öfke, nefret, icat edilmiş bir düşman, iktidar hırsı ve korku. (Belki bunlara bir süre önce Ahmet İnsel’in hatırlattığı hasedi de eklemeli.) Faşist rejim hayatta kalmak için kitlelerin öfkesini hep diri tutmak zorundadır, ötekileştirdiği bir düşmanı her yere sızmış bir tehlike gibi sunar, sürekli kendisine kumpaslar kurulduğunu söyleyip çığırtkanlık yapar.

İşin bir de ‘entelektüel’ yönü var: Faşizmin zirveye çıktığı iki örnek, Almanya ve İtalya, çöküşteki temel nedenlerden birinin elitlerin korkaklığı olduğunu gösteriyor. Faşizmin taşları döşenirken sessiz kalan, hatta iktidara kapılanan entelektüellerin günahı hiçbir şeye benzemez. Mussolini iktidara gelince akademiden sadakat yemini istemişti. 1100 profesörden sadece 10 tanesi buna karşı çıktı. Bütün akademi o saçmalığı reddetseydi Il Duce faşizmi onca azgınlaşır mıydı?

Faşizm gelip geçici bir mevsim değildir, kolay kolay bitmez. Camus’nün romanında veba faşizmi simgeliyordu—veba bakterisi ölmüyor, sadece gözden kayboluyordu. Faşizme doğru tanı koymak ve direnmek, belki de her insanın içinde gizli bir faşist potansiyeli yattığını ve faşizmin hayaletinin aslında yok olmadığını kabul etmekle başlıyor.

Faşizme faşizm diyebilmek direnmenin ilk adımıdır.

 

* Ron Riemen, To Fight Against This Age, Norton 2018.