Muammer Taş’ın anısına…

 

Lord Byron 26 yaşına girerken defterine şöyle yazmış: “Bir daha hiç 25 yaşında olamayacağını bilmenin kederini yok edecek bir teselli var mıdır?” Romantik şair bu cümleyi yazdıktan sonra sadece 10 yıl daha yaşamıştı. Byron’ın kısa hayatı düşünülürse gençliğine ağıt yakarken aceleci davrandığı söylenemez, yine de sorulsa çoğu kimse için 25 yaş “hayatın baharı”dır.

Lapham’s Quarterly’nin “gençlik” sayısını karıştırırken genç olmanın sınırları üzerine düşünüyordum. Dilimize “yolun yarısı” diye yerleşen 35 yaş mıdır örneğin, gençliğin bitiş çizgisi? Yoksa 30’larını gören, zaten orta yaş bölgesine geçmiş mi sayılır? Lord Byron gibi, henüz 20’lerini sürerken gençliğe veda ettiğini düşünenler gerçekten çok mu kötümser? Elbette gençliğin tanımı yaştan yaşa değişiyor. Ben gençliğin sınırının hatıralarla bir ilgisi olduğunu düşünürüm. “Sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var” demişti Baudelaire. Hatıralar belirginleştikçe gençliğin çizgileri de silikleşmeye başlıyor.

Gençlik meçhul bir ülke ve aslında sınırlarıyla değil, kahramanlarıyla hatırlanıyor. Ben o kahramanlardan birini tanıdım.

Hayatla çarpışmak yerine kenarda durmayı seçenlerdendi; gücü yetmediğinden değil, soylu duruşunu bozmamak için o hırgüre katılmamış gibiydi. Altı kardeşin en büyüğüydü (tıpkı Kafka gibi), kırılganlığı da ona benziyordu. Çok iyi bir fotoğrafçıydı, yeteneğini pek ortalara saçmayan bütün has sanatçılara duyduğum saygıyı duydum ona. Yıllarca görsel tasarımla uğraştı. Bir cümle hatırlıyorum şimdi: “Görsel tasarım, dünyadaki çirkinlikle mücadele etmenin bir yoludur.” Onun dünyadaki çirkinliklerle, hoyratlıklarla başa çıkma yolu buydu.

Yağmurlu bir Ankara gününde araba sürerken ıslanmasınlar diye yayalara yol verişi aklımda – arkadan korna sesleri hemen yükselmişti, kimselerin “durup ince şeyleri anlamaya” vakti yoktu. Zaten bir süre sonra şehrin koşturmacasını terk edip kır hayatı yaşamaya başladı. “Hayatınızı sadeleştirin” tavsiyesine önce kendisi uymuştu. İşler yolunda gitse bütün ömrünü orada geçirebilirdi, yine de bir süre çağdaş bir Thoreau gibi doğayla iç içe yaşadı. Yıllar geçtikçe sanki büyümüyordu da bir çocukluktan bir başka çocukluğa geçiyordu. İlk şiirimi çalıştığı Milli Eğitim Vakfı’nın dergisinde o yayımlamıştı—o manzumeye şiir denirse. Ama bana asıl iyiliği, Memleketimden İnsan Manzaraları‘nı hediye etmek olmuştu.

Attila İlhan’ın adını sevdiğim bir romanı var: O Karanlıkta Biz… İlk onun kütüphanesinde mi görmüştüm, bize gelişlerinden birinde ya da bir Ankara ziyaretimde mi okumuştum o romanı, anımsamıyorum. Bazen öyle olur, bir insanla bir kitabı yan yana düşünürüz. “O karanlıkta biz…” diyebilen insanlardan olduğu için galiba biraz da kıskanıyordum onu. Gençken hep daha iyi bir ülkede yaşamanın hayalini kurmuşlardı. O yaz buluşabilseydik, bizim de ileride çocuklarımıza “O karanlıkta biz…” diye başlayan cümleler kurabileceğimizi, ülkede karanlığın bir türlü bitmediğini söyleyecektim ona. Adını artık kimselerin anmadığı Hamit Macit’in dizesindeki gibi, o “yazı bambaşka düşünüyorduk,” bütün bunları oturup konuşacaktık—olmadı.

O benim kahramanımdı. Dayımdı. Dünyadan bir 25 Ağustos günü ayrıldı.

Gençliğin bitişi biraz da kahramanlarımızın vedasıyla ilgili. Hatıralar çoğaldıkça gençlik uzaklaşıyor. Ve hepimiz bir gün Cahit Sıtkı’nın dizesini mırıldanırken buluyoruz kendimizi:

“Çağınız başlıyor ey hatıralar!”