Denizi ilk gördüğüm anı hatırlamıyorum. Karşılaştığım ilk geniş su kütlesi bir göldü. (Belleğimde buna ilişkin hiç iz yok ama birkaç siyah-beyaz fotoğraf beni o karşılaşmanın düş olmadığına ikna ediyor.) Ama gerçek denizle, bir köpürüp bir durulan, bilinmez yerlerine yalnız tuhaf canlıların ve gözüpek korsanların gidebildiğini düşlediğim, aylarca yolculuk edersem altın kumlu mercan adalarına ulaşacağımı hayal ettiğim o görkemli mavilikle dört yaşındayken karşılaştım.

Deniz edebiyatı krallığında tacın sahibi Joseph Conrad 17 yaşındayken ilk kez denize doğru gidişini rüyaya dalmaya benzetir. Ben de dört yaşında batıya, denize doğru, ülkeyi bir uçtan bir uca (Erzurum’dan İzmir’e) kat eden yolculuğumu bir rüya gibi hatırlıyorum.

Belleğimde sularla karşılaşma anına dair bir iz olmadığına göre denizin varlığını evimizin ön cephesinden görünen geniş maviliğe baka baka benimsemiş olmalıyım. Belki bu yüzden, deniz bana önce bir hayret ya da şaşkınlık değil bir aşinalık gibi gelmiştir.

Denize aşinalık: Korsanlara hayranlık duymama yol açan galiba buydu. Çünkü serüvenlerini okuduğum korsanlar denizi avucunun içi gibi biliyor, okyanusların ortasında bulutlara bakarak yönünü kestiriyor, havayı koklayarak akıntıları tahmin ediyor, yıllar önce su almak için birkaç günlüğüne uğradığı gizemli adaları bir bakışta tanıyor, demir atılacak körfezleri eliyle koymuş gibi buluyordu. (Korsan düşleri belleğimde öyle yer etti ki ilk kitabımın ilk bölümüne “Korsanın Günlüğü” adını vermiştim. Demek, 17 yaşında Yaslı Mızıka’yı yazarken hep korsan düşleri kurmuşum: “Ey korsan! şimdi köpükleri oku ve ürper / o sahipsiz sandığın tören senindi.“)

Deniz kokusu, kayalıkları döven dalgaların sesi, maceracı korsanlar ve düşsel adalar beni büyülü bir dünyaya çağırıyordu. O dünyaya gerçekten girişim bir kitapla oldu.

***

Define Adası’nı on yaşında –ilkokul üçüncü sınıfta– mı yoksa bir yıl sonra mı okumuştum, tam anımsamıyorum. Sert, yeşil kapaklı bir kitaptı. Her asker ailesinin birkaç yılda bir başına gelen o kaçınılmaz taşınmalardan birinde kaybolan ya da “komşunun çocuğu”na verilen kitabın Özay Süsoy çevirisi olduğuna eminim.

Kitap benzersiz girişiyle daha ilk sayfadan beni kendine bağlamıştı: Romanın anlatıcısı küçük Jim söze başlarken definenin bir kısmı hâlâ orada olduğu için adanın yerini saklı tutacağını söylüyordu. Bu giriş notu, Atlas Okyanusu’nun bilinmez bir noktasındaki adaya ilişkin merakımı kamçılamaya yetmişti.

Gelmiş geçmiş en dehşet verici korsan olan tahta bacaklı Uzun John Silver’ı, omzundan düşürmediği papağanı Kaptan Flint’i, çoğunun yüzünde kılıç yarası bulunan kavruk yüzlü denizcileri, çevreye deniz kokusu yayan sarhoşları, karada yaşamanın hasta ettiği deniz tutkunlarını ve bütün bunların arasında serüvenden serüvene atılan Jim Hawkins’i ben de milyonlarca çocuk gibi o romanda tanıdım.

Yaşıtım Jim deniz kurtlarıyla, güngörmüş pasaklı korsanlarla birlikte kamarot olarak güneşli denizlere açılırken kamarotluk dünyanın en güzel mesleği gibi geliyordu bana. Üstelik Jim gemidekilerin hayatını kurtarıyor, isyan çıkarmaya niyetli kötücül korsanları yenilgiye uğratıyordu. Tıpkı onun gibi, “denize dair hülyalarla, bilinmedik adalarda geçecek maceraların heyecanıyla” doluydum.

Romanı bitirdiğimde, incecik kumla kaplı deniz dibine atılan çapanın sesini hiç duymadığım halde o sese aşinaydım artık. Korsanların aralarındaki suçluları cezalandırmak için öldürmek yerine ıssız bir adaya bırakmalarında bir asalet buluyordum. Yosun tutmuş kalyonlar bana ürkütücü değil gizemli ve şiirsel görünüyordu. (Bu imgeye yıllar sonra Lord Byron’ın ve V.B. Bayrıl’ın şiirlerinde rastlayacaktım.)

Korsanların milleti yoktur. Bunu romanın sonunda, 700 bin altınlık definede her ülkenin parası çıkınca ilk kez anlamıştım. İngiliz, Fransız, İspanyol, Portekiz paraları, resimli ve tuhaf Doğu paraları, George ve Louis altınları… Paraların üstünde son yüzyılın bütün krallarını görünce şaşkınlığa uğrayan Jim gibi, korsanların aslında hiçbir yere ait olmaması bana büyülü görünmüştü.

Tehlikeli korsanların, ada kuşlarının, gemilerin geçişini izlemek için kendine hep iyi bir yer seçen Kaptan’ın şiirlerime girdiğini çok sonra fark ettim. (Varlık’ta yayımlanan ilk şiirlerimdeki “İnanma korsan inanma / Buralardan geçmez donanma” dizelerine –bu iki dizeyi ‘tekerleme gibi’ olduğu için kitaba almamıştım– bir bellek kazısıyla dönüp bakınca, kökeninin Define Adası’nda olduğunu görüyorum.)

Bazı kitaplara yaşam boyu gönül borcu duyarız. Benim için o kitaplarında başında Define Adası geliyor. Hatta bazen okurlar ikiye ayrılır diye düşünüyorum: Define Adası’nı okuyanlar ve okumayanlar.

Çocukken, belki romanın etkisi, büyüyünce uzaklarda, okyanusları aşıp gidilen ama nedense denizsiz diyarlarda yaşayacağımı hayal ederdim. Tam hayal de değil—bunu sanki bilirdim. Şimdi Kuzey Amerika dağlarının ortasında bir odada, aylarca deniz görmeden oturmuş bunları yazarken hayatın olağanüstü şaşırtıcı mı yoksa fazlasıyla sıradan mı olduğuna karar veremiyorum.

Define Adası’nı ilk okuyuşumdan bu yana çeyrek asır geçti. Artık çok iyi biliyorum: Gerçek bir korsan için çekici olan defineyi bulmak değil, denizlere açılmaktır. Bazı geceler rüyamda, tıpkı Jim gibi, kayaları döven dalgaların sesini duyuyorum. İşte o zaman bir cümle gelip uykuma sokuluyor:

Benim başımı döndüren define değil, denizin güzelliği.