Epeydir bir orta Amerika şehrinde, hiç olmadığı kadar, İstanbul’u düşünüyorum. Ama İstanbul’a bir yabancı gibi bakmadığımdan artık emin değilim.

Şehirler insanı kolay kolay terk etmez. Göçmen Kavafis, “yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın / bu şehir arkandan gelecektir” derken bunu anlatıyordu. Gerçekten sevilmiş bir kent haritada yitirilse bile bellekten silinmez. Kokusu, sesleri, anıları ıslak sünger gibidir—zamanla ağırlaşır. Çok sevdiği Paris’inin ani değişiminden “Sevgili anılarım kayalardan da ağır” diyerek yakınmıştı ilk modern şehir şairi Baudelaire. (Edebiyatımızın en büyük şehir şiiri “Kaldırımlar” onun açık etkisini taşır.)

Ağır ya da hafif, anılar ölü kuşlar gibi, belleğin duvarlarına çarpıyor. Bir şarkının nakaratında, kırmızı ışıktaki kısa bir bekleyişte, bir akşam esintisinde bazen apansız İstanbul’u hatırlıyorum. Tam özlemek gibi değil—eski bir sevgiliye duyulan o şefkat-öfke karışımı duygu.

Galiba bu hatırlayışlarda son zamanlardaki İstanbul okumalarımın etkisi var. Bu sömestr Orhan Pamuk’un İstanbul’una iki seans ayırdım. Kentin 20. yüzyıldaki köklü değişimini saptamaya çalışırken görsel malzememiz Ara Güler’in fotoğraflarıydı. Paralel bir okuma, gerçekten onu bir fotoğrafçıdan çok geçen yüzyıl İstanbul’unun en önemli tanığı, bir görsel tarihçi olarak görmeyi sağlıyor. (O melodik şivesiyle söylediği gibi: “Ben fotoğrafçı değilim, tarihçiyim oğlum…”)

Ara Güler’in ölüm haberi böyle bir zamanda geldi. O bana hep başka bir dönemin, başka bir hayatın tasvircisi gibi görünmüştür. “Ara Güler öldü” cümlesini kolayca kanıksamam ve son yıllarında Saray davetini kabul edişini pek umursamamam belki bundan.

Fotoğraf biriktirmek dünyayı biriktirmektir, diyen Susan Sontag bize şunu öğretmişti: Filmlerde, televizyonda akan imgeler uçar gider, fotoğraflardaki imgelerse kalır. Bu yüzden fotoğrafçılık, bir yerde, hafıza işçiliğidir. Şimdi sayısız insan İstanbul’a onun fotoğraflarından yeniden bakıyor. Zaten Ara Güler, fotoğrafı “yeniden dünyaya bakış isteği…” diye tanımlamıştı. Onun için fotoğrafın gramerinde perspektif kadar ışık da önemliydi. Ara Güler’in siyah–beyaz fotoğrafları gücünü bu özelliğinden, şehrin ışık ve karanlık imgeleriyle ilişkisinden alır. (Modern şehrin ürkütücülüğünü ilk fark edenlerden Nerval’in intihar mektubunda “siyah ve beyaz”ı vurgulaması rastlantı mı?)

İlkgençliğini İstanbul’da yaşayan talihlilerdenim. Ama bugün, örneğin Yahya Kemal’in İstanbul’u, hatta Tanpınar’ın yücelttiği şehir bana pek bir şey ifade etmiyor. İstanbul’dan bıkmayı sevgiliden kopmaya, tütünü bırakmaya benzeten Cemal Süreya’nın şiiri hâlâ güzel ama onun bile duyarlığı eskimiş gibi… Benim İstanbul’um galiba Attilâ İlhan’ın şiirlerinde kaldı. Zaten kaç yıldır kentlerle ilişkimi onun bir dizesi özetliyor: “Bir şehir bitmeden öbürü başlamıştır.”

Bazı şehirler seçilir (Kavafis İskenderiye’yi, Cortázar Paris’i seçmişti), bazıları kaderdir. Ben İstanbul’u seçmedim ama İstanbul’dan ayrılmayı ‘seçtim’. Dönsem, çok şeyi bıraktığım yerde bulamayacağımı biliyorum. Beş yıl önce, yine Kavafis’in şiirine atıfla, “Galiba barbarlar bu kez sahiden geldi,” diye yazmıştım. Keşke yanılmış olsaydım.

“Hayat Konstantinopolis’e benzer: Uzaktan romantik görünür ama içine girildiğinde kasvetli ve karmaşıktır,” diyen Thackeray’in gözlemi iki yüzyıl sonra hâlâ geçerli. Yine de, çok şeye olduğu gibi, bir şehre de uzaktan bakmak insanı bayağı romantizmden kurtarıyor.

Modern şehirde yaşamanın anlamı üzerine öncü metinleri kaleme alan Walter Benjamin, şehre bakışımızdaki temel bir ayrıma dikkati çekmişti: Yabancılar bir beldede hep ‘egzotik’ olanı arar, yerlileri ise oraya hep anıların penceresinden bakar. Şimdi İstanbul’u bir daha, Ara Güler’in fotoğraflarından seyrederken, anı kımıldayışlarından çok, farklı bir şeyler bulma arayışı dikkatimi ayakta tutuyor. Yürüdüğüm sokakları, soluklandığım kaldırım taşlarını, yaslandığım ağaçları, ayak bastığım iskeleleri değil, İstanbul’a uzaktan bakan herhangi biri gibi, şehrin ortak imgelerini düşünüyorum.

Artık yabancıyım diyebilir miyim?