Önceki gün, o korkunç ‘kırık camlar gecesi’nin, Kristallnacht’ın yıldönümünde, The Guardian’da ilginç bir yazı yayımlandı. Nazi kıyımından kaçıp kurtulan Yahudi bir ailenin çocukları 80 yıl sonra yeniden Alman vatandaşı olmak için başvurmuş. İkinci kuşaktan Robin Lustig (“Alman pasaportunu kullanmaya niyetim yok,” dese de) bu kararın nedenini şöyle açıklıyor: Ailenin (biraz da Brexit etkisi) Avrupalı kökenlerini hatırlamak ve Nazi soykırımının nihai amacına ulaşamadığını göstermek.

Bu gecikmiş ödeşme bana Thomas Bernhard’ı hatırlattı. Yıllar sonra Nazi mirasıyla yüzleşmek, onun ülkesine duyduğu haklı öfkenin merkeziydi. Yirminci yüzyıl edebiyatının büyük huysuzu, faşizme kucak açan Avusturya’dan tiksinip ölümünden sonra ülkesinde kitaplarının (mektuplar ve belgeler dahil) basımını, oyunlarının sahnelenmesini yasaklamıştı. Bu, bir diktatörü alkışlayarak karşılamış kalabalığa öfke ve acıma duyan yazarın ödeşme biçimiydi.

Her yazarın, her bireyin, her ailenin kendi toplumuyla ve geçmişiyle yüzleşme yöntemi var. Belki bunun için yolun sonuna varmış olma duygusu şart: Koestler hücrede idamını beklerken geçmişiyle yüzleşebilmiş, hiçbir soyut idealin kişisel acılara değmeyeceğine ikna olup Marksizmi terk etmişti. Benzer deneyim –idamdan son anda kurtuluş– Dostoyevski’yi ise dine yaklaştırdı. (Bernhard yolun varlığını baştan reddetmişti.)

Ödeşmeler hep sonraya bırakılır. Geniş zamanlarda yapılmamış sorgulamalar dar vakitlere kalmıştır. Belki, sanılanın aksine, bunu özgürken yapmak daha zor olduğu için. Tutsaklık ise bedeni hapsetse de imgelemi kışkırtır. (Nâzım’ın ‘içerde’ yazdığı 21-22 Şiirleri, Manzaralar ‘dışarıda’ yazdığı son dönem şiirlerinden daha coşkundur örneğin.)

Gelgelelim, en çetin ödeşmeler arafta yapılanlar: Yazdıklarının gün yüzü görmeme ihtimalini bilerek çekmece için yazanların pazarlıksız ödeşmesi. O belirsizlikte hem baş döndürücü bir şiirsellik hem de zihni kamçılayan bir cesaret vardır.

Yaşamı ödeşmelerle geçen Primo Levi, Auschwitz’te notlarını aklına kazırken hiç yazamayacağını, yazsa da yazdıklarının gün yüzü göremeyeceğini düşünürmüş. Kamptan mucizevi şekilde kurtulunca hep sağ kalmanın utancıyla yaşayan yazarın ilk kitabı önce reddedilmiş, yayımlanınca da hiç ilgi görmemiş. (Gaz odalarının varlığını inkâr edenlerin aymazlığı karşısında nasıl yaralandı kim bilir?) Bazen ödeşme ömür boyu bitmiyor: Levi, doğduğu evin penceresinden kendini bırakarak hesabı kapattığında 68 yaşındaymış.

Ödeşmek için önce cesaret, sonra soğukkanlılık gerekiyor. Levi soykırıma çağdaşlarından –daha ağır bir travma yaşamasına karşın– daha soğukkanlı bakabilmişti. Felaket zamanlarında tanık olmayı yargıç olmaya yeğledi ve bunu entelektüel dürüstlüğün koşulu saydı. Bir kitabı ölüm kampındaki “Kalk!” emriyle biter: Wstawach! Bütün yapıtı bu emre ağırbaşlı bir karşılık gibidir—yazarak kurbanlara borcunu ödemiş, katille ödeşmiştir.

Bugün Avrupa 100 yıl öncenin dehşetiyle, Büyük Savaş’ın mirasıyla yüzleşiyor. Kalabalıkların nasıl aklını yitirdiğini anlamaya çalışıyor. Ama savaş bittikten 21 yıl sonra başa dönüldüğünü unutmamakta yarar var: Gerçek bir yüzleşme olmayınca hatalar tekrarlanıyor.

Ödeşme konusu bana tuhaf biçimde geçmişi değil geleceği düşündürüyor. Bizi kuşatan karanlıkla bir gün hesaplaşacak mıyız? Bu halk Bernhard’ın Herkunftskomplex dediği yüzleşmeyi yaşayacak mı?

Her toplumun da bir ödeşme biçimi var. Türkiye’de ne yazık ki yok sayma, ödeşmenin yerini almıştır. Ermenilere, Kürtlere, azınlıklara yapılanlarla yüzleşildi mi ki yakın gelecekte bir yüzleşme bekleyelim? Ola ki kötülüğe alkış tutanlarla, seyirci kalanlarla her şey bittiğinde bir daha karşılaşırsak hiçbir şey olmamış gibi sırıtacaklar. Bizse birbirimizle göz göze gelip susacağız.

Kirli bir miras birikiyor. Her gün öyle ahmaklıklar yaşanıyor ki bugünleri yazmak için keskin satirist’lere, amansız yergicilere ihtiyacımız olacak. Yas tutarken alay etmeyi de bilen, ironiyi şaşmaz bir ciddiyetle kullanmayı beceren yazarlar toplumun hastalıklarına neşter atabilir. Bize geçmişi özleyen romantikler değil, Thomas Bernhard’lar gerekecek.

Geçenlerde, bu toplum için uğraşmaya değmezmiş, dedi arkadaşım. Bence değerdi. Onca çaba, emek, alın teri—Necatigil’in şiirindeki gibi: Ödedik, öderiz. Yapabildiğimiz, yazarak ödeşmek.

Bir gün ödeşir, sayfayı çeviririz.