Buraya gelirken iz sürmek aklımda yoktu. Fanny Stevenson benim için bir Ortabatı kentinde doğmuş, toplumun dayattığı kuralları hiçe saymış, edebiyat tarihinin önemli yazarlarından birinin hayatını etkilemiş bir kadındı. Ötesini pek merak etmiyordum.

Derken bir yaz akşamı papağanlı kadını gördüm.

Aslında her şey geçen yıl, uzatmalı kışın bir türlü sonra ermediği mart ayında karlı bir sabah başlamıştı. Halk kütüphanesinin raflarında Robert Louis Stevenson adına rastlayınca yıllardır görmediğim bir dostla karşılaşmış gibi sevinmiştim. Çocukluk okumalarımdan anımsadığım başka hiçbir ad bugün bende aynı duyguyu uyandırmıyor. Belleğimin kitaplığında Stevenson’u hep ayrı bir yere koyduğumu o an fark ettim. (Borges de onun kitaplarını hep ayrı bir rafta tutarmış.) Yeniden Stevenson okumalarım böyle başladı.

Belki sayısız çocuğa dünyanın çok büyük olduğunu öğrettiği için Robert Louis Stevenson adının büyülü bir tınısı var. Gördüğümüz ufkun ötesinde serüvenlerin beklediğine bizi o ikna etmişti. Kasım ayını ruhunda duyar duymaz denize açılmak isteyen bu adam kaç kuşağı etkiledi? Kahramanları gibi Stevenson’ın da en mutlu olduğu yer denizlerdi. (Thoreau’nun ona “gerçek gezgin” dediğini geç öğrendim.) “Lewis” olan adını kulağa Fransızca gelmesi için “Louis” yapması bile başka denizlere açılma iştahının dışavurumu gibidir. Zaten 44 yaşında, bir adada beyin kanamasından öldüğünde bir bakıma yersiz yurtsuzdu. Stevenson’ı anlayabilmek için belki de yersiz yurtsuzluk duygusunu gerçekten kanıksamak gerekiyor.

Öteki deniz kaçaklarını (Melville, London, Conrad) okuduğum halde niçin en çok Stevenson’a yakınlık duyduğumu kolay açıklayamam. Yine de tanışsaydık en iyi dostum olurdu gibi geliyor bana. Kişiliği de yazısı gibiymiş—ola ki düş kırıklığı yaşamazdım.

Stevenson’ın on yıllarca kanon dışı bırakılmış olması ‘çocuk yazarı’ olarak algılanmasıyla açıklanabilir. Örneğin, 1968-2000 arasında Norton Antolojisi’nde adı anılmıyor. Henry James’in dostluğu ikinci sınıf bir yazar gibi görülmesini önlese de değerinin bilinmesi zaman almış. Üstelik yazısı yükselen bir seyir izliyor: Dumas’dan Conrad’a doğru kaydığı söylenebilir. Virginia Woolf onu ikinci sınıf bir çocuk ve korku yazarı saymış örneğin. Çocuk kitabı yazmanın, hele şöhretli bir çocuk kitabı yazmanın en büyük tehlikesi budur. Öte tarafta, Stevenson insanda hemen mektup yazma arzusu uyandıracak kadar güçlü bir mektup yazarı, belki Byron’dan sonra İngiliz dilinin en büyük mektupçusu.

Fanny Stevenson’ın hikâyesini yeniden Stevenson okumaları yaparken öğrendim. Yazarın hayatının aşkı Fanny, yaşadığım Ortabatı kentinde doğmuş. Hatta çift, 1870’lerde New York’tan buraya bir yolculuk yapmış. (Geçen yıllarda şu tuhaf güzergâhı öyle çok kat ettim ki, aynı yolu geçmiş olmaları bile onlara yakınlık duymam için yeter.) Stevenson’ın Amerika yolculuğunu anlattığı kitabına “Amatör Göçmen” adını verdiğini öğrenince onu kendime daha yakın hissettim.

Fanny’nin bir ilham kaynağı mı yoksa Stevenson’ı yoldan çıkaran kötücül bir kadın mı olduğu tartışması sürüp gider. Yazar onunla evliliğini “hayatımda yaptığım en iyi hareket” diye anlatsa da, mektuplarında Fanny’den “şiddet düşkünü arkadaş” olarak bahsediyor. Eşine “Sevgili tuhaf kadın” diye hitap etmesi konuyu büsbütün içinde çıkılmaz hale getiriyor. Her şeyini –servetini, sağlığını, ailesiyle ilişkilerini– tehlikeye atıp kendisinden 10 yaş büyük o kadının peşinden California’ya kadar gidişini açıklamak kolay değil.

Robert Louis Stevenson bir sürgündü. Ülkesini belli belirsiz özlüyor, bazen İskoçya’nın serin vadilerini düşlediğini gizlemiyordu. (Bir biyografisinin adı Sürgün Rüyaları’dır.) Yazıya ve Fanny’ye tutunma çabasını belki bu açıdan da görmeli: Fanny onu güneşli okyanuslara götürecek kılavuzdu.

Fanny sıradan bir kadın değildi. Binbir Gece Masalları’nın devamı olarak tasarladıkları “Dinamitçi” öyküsünü Stevenson’la birlikte yazdılar. Beni daha çok ilgilendiren ise Define Adası’nı kaleme alırken Fanny’nin yazarın yanında olması. O benzersiz roman edebiyat tarihine omzunda papağan olan korsan imgesini (Uzun John Silver’ı) armağan etmişti.

İşte bütün bunlar aklımdayken, bir sonyaz akşamı, omzunda mavi-yeşil papağan olan kadını gördüm. Işığın altında capcanlı duran kadın gittikçe bir siluete dönüşüp karanlıkta kayboldu.

Bunu bir işaret sayıp Fanny’nin doğduğu evi görmek, o ilginç kadının nasıl bir Ortabatı mahallesinde büyüdüğünü anlamak istedim. Fanny Vandegrift Osbourne olarak 1840’da doğduğu iki katlı ev artık yerinde değildi.

Bugün Pasifik Okyanusu’ndaki Samoa Adası’nda Robert Louis ile Fanny yan yana yatıyorlar. Mezarları maviliklere bakıyor. (Define Adası yazarına elbette bu yakışırdı.) Samoa dilinde Stevenson’a Tusitala derlermiş: Hikâye anlatıcısı. Bu yüzden, tepedeki o tek mezar ada halkı için neredeyse kutsal. Fanny kocasından 20 yıl sonra ölünce külleri aynı yere gömülmüş. Şimdi Define Adası’nda Jim’in büyülenerek anlattığı, kıyıları döven vahşi denizin sesiyle sessizlik arasında, sonsuz uykudalar.

Neredeyse Stevenson ailesiyle geçen günlerin sonunda, onların şehrinde bir akşam sol omzunda papağan olan kadını görmek Fanny’nin hayaletiyle karşılaşmak gibiydi. Bunu hayatla edebiyatın yer değiştirdiği bir oyun saydım.

Papağanlı kadına bir daha rastlamadım.

Robert Louis ve Fanny Stevenson, Samoa adasında yerli halkla birlikte.