Yazmak için karlı bir cumartesiyi bekliyordum. Gerçek bir kış mektubu en sevdiğimiz günde, sessizce kar yağarken yazılmalıydı. Kışı yarıladık, o cumartesi hâlâ gelmedi. Ben de güneşli bir cumartesi ikindisinde size yazmaya karar verdim. Artık günlerin birbirinden farkı yok diye düşünebilirsiniz ama o eski cumartesi sabahlarının hâlâ üzerimizde hakkı var.

Gerçi yer değiştireli çok oluyor ama yeni masamdan, manzaramdan bahsetmemiştim. Eskiden penceremin önünde tek ağaç vardı –tıpkı bir zamanlar odanızda olduğu gibi– şimdiyse oturduğum yerden sıra sıra servilere bakıyorum. Karşımdaki ağaçlar o kadar sık ve görkemli ki, yaz aylarında odaya neredeyse güneş girmedi. Neyse ki serviler şimdi çıplak, yüksek dalların arasından mavi gökyüzünü görebiliyorum. Burada gök çoğu gün pırıl pırıl; bu renksiz şehrin en güzel yanı. Bir zamanlar çok okuduğumuz şair, “serviliklerde sükûn” bulurdu. Bu Ortabatı servilerindeyse sanki daha çok yabancılık var.

Yine de yabancılık meselesiyle zihnimi meşgul etmemeyi öğrendim. Aklıma Melisa Gürpınar’ın dizeleri geldi geçen gün: “sonraları yıkıldı zamanın tozdan kulesi / insanlar öldü dağıldı / insanlar tutuklandı sürüldü / göç etti / unuttu birbirini / sular altında kaldı adresleri / ben hâlâ İstanbul’da sanıyorum kendimi.” İşte bazı şiirler gelip kaderimiz oluyor. Zaten Gürpınar’ın hakkı yenmiş şairlerden biri olduğunu düşünürüm. Belki daha önce anlatmamışımdır: Kuleli’de son sınıftayken Harbiye Orduevi’ndeki mezuniyet balosundan kaçıp Melisa Gürpınar’ın imza gününe gitmiştim. Küçükparmakkapı Sokak, kapıdan girince yüze çarpan kitap kokusu unutulmaz Adam Kitabevi. Melisa Hanım tıpkı şiiri gibi alçakgönüllüydü, yanında Enver Ercan. (Evet, biz görüşmeyeli o da gitti. İkisine de rahmet…)

Alemdağ’da Var bir Yılan’ı yıllar sonra yeniden elime aldım. (Aynı kitabı aynı zamanda okumak da bir tür dost sohbetidir.) Sait Faik’in bu en güzel kitabını ilk kez o güneşli Küçükyalı günlerinden birinde okumuştum. Hatta çocuklarla –Panco’nun Rüyası!– adaya gittiğimizi hatırlıyorum. On yıldır Amerika’da kentten kente, o kitap hiç yanımızdan ayrılmadı. Sıkça dönemesem de kitabın rafta olduğunu bilmek bir teselliydi. Şimdi yeniden okuyunca Sait Faik’in dipdiri dili şaşırttı beni. İlk hikâyedeki “Yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet!” bölümü nedense zihnimde yer etmemiş. Okuduğumuz koşullar metne bakışımızı bu kadar değiştiriyor mu sahiden? Gerçek okuma yeniden okumaktır sözünü kaçıncı kez tecrübe ediyorum. Kitabın en güzel cümlesi hâlâ doğru: Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Ama bir mektup yalnızlığı azaltıyor işte.

Son aylarda rüyalarım birbirine benziyor. Sonuncusunda İstanbul’dayız (nedense Levent’te), bir apartman dairesinin penceresinde göz göze geliyoruz. Konuşmadan, bakışlarımızla anlaşıyoruz. Büyük gözaltı, diye geçiriyorum içimden … Dünyanın çivisi çıktı çıkalı beni mutlu eden rüya pek görmüyorum. O rüya biraz korkuluydu ama mutluluktu.

Sadece rüyalar değil, anlatacak başka şeyler de öyle birikti ki, günü gelince hiçbirini konuşamayacağız galiba. Hep öyle olur. Anlatılmadan kalır bazı şeyler, gene de anlatılmış kadar olur.

Geçenlerde yazarlarınızı, kahramanlarınızı düşündüm. Masasında tek başına oturan adamı en çok Harry Haller’a benzetiyorum: Seçerek ya da zorla, bu da bir tür “bozkırkurdu” yaşamı nihayetinde. Yine de olan biteni kalenderce kabullenişimiz beni rahatlıyor. Düşününce, aslında her şey o kadar da kötü değil: Hayatlarımızdan ne çok fuzuli meşguliyet, ne çok gereksiz insan ayıklandı mesela. Unuttuğumuz heyecanları hatırladık, “ağır posta paketini / neyin nesi belirsiz / telaşlı, sevinçli, kuşkulu” açmak gibi. Belki zaten bizim meşreptekiler için ideal yaşam biçimi buydu. Bir de şu ayrılık, acılar olmasaydı…

Şu sıralar yeni Neruda biyografisini, diktatörlerin yazdıkları kitaplar üzerine bir incelemeyi, eleştirmen Michiko Kakutani’nin “gerçeğin ölümü” üzerine kitabını okuyorum… Bir de After Emily (Emily’den Sonra) adlı bir kitap, Dickinson’ın edebi mirası hakkında. Tam “o” hafta çıktı, bunu da hayatla edebiyatın kesiştiği işaretlerden biri saydım. Son yazılardan anlamışsınızdır, bu tür işaretlere kafayı taktım bir süredir. “Emily’den sonra”sını yüz yüze anlatacağım günleri iple çekiyorum.

Bunun dışında havadis sorarsanız, her şey yerli yerinde, hafif bel ağrılarını saymazsak. O “tüy gibi gövde” bir süre sonra kucakta nasıl ağırlaşıyor, bilirsiniz. Şairim yine doğru söylemiş: Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı. Bir de gelecek hafta okul başlıyor. Yine ders hazırlığı, koşturmaca… Şikayetçi değilim, bu sayede ülke gündemine mesafeli durmayı başarıyorum. Yorucu da olsa yaptığım en zevkli iş, “mihneti kendine zevk etme” hünerini kazandım galiba.

Mektuplarda “ben” kullanmaya izin var, yine de fazla gevezelik ettim. Önümüzdeki haftalarda belki kar yağar, o zaman yine yazarım. İyi ki yıllar önce o karlı gecede sokak lambasının altında fotoğraf çektirmişiz. Yoksa her şeyin bir rüya olduğuna inanacağım. O en hüzünlü fotoğrafımız bana şimdi sevinç veriyor. Kar yağışını niye beklediğimi de aslında bilmiyorum. Kar yağmazsa zaten bahar geldi demektir. Bir bakarız kış geçmiş… Kim demişti, belki ileridedir yaşanacak günlerin en güzelleri.

Kış havadisi böyle… E. B. ellerinizden… Buradan ta oralara upuzun sevgi, selam. Daima,

Bahadır