“Mozart dinlemeye zorlamak” tartışması zihin tarihimizdeki bazı meseleler üzerine düşünmek için iyi bir çıkış noktası olabilir. Çünkü siyasal İslamcılığın “kültürel iktidar” takıntısını anlamanın yolu buradan geçiyor.

Türkiye İslamcılığı kültür konusunu daima bir tür kutuplaşma olarak içselleştirdi. Doğu-Batı, gelenek-yenilik, dindar-laik biçiminde formüle edilen yaklaşımın kökleri ilk Batılılaşma krizlerine kadar uzanıyor. Muhafazakâr düşüncenin öncülerinden Peyami Safa, Doğu-Batı çatışmasını “Türk ruhunun en büyük işkencesi” diye tarif etmişti. Bu çatışmadan bir senteze ulaşma çabası, Türk edebiyatının sahih damarlarından birini oluşturdu: Tanpınar’dan Pamuk’a birçok yazar bu arayıştan beslendi. (Şiirde Yahya Kemal, Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz bu çizgiyi izlerken, Cemal Süreya sentez yerine “Doğu-Batı çelişkisi” demeyi yeğlemişti.)

Muhafazakârlığın kültüre kutuplaşmacı yaklaşımı cumhuriyet döneminde, biraz da resmi ideolojiye tepkiyle, iyice reaksiyoner bir şekle büründü. Oysa bu şematik yaklaşım aslında Kemalizmin kültür politikalarının karşıt versiyonuydu sadece. (Peyami Safa’nın Kemalizmi yüceltmesi rastlantı değil.) Belki de bugün İslamcı iktidarla kendini Kemalist ideolojinin varisi gören ulusalcı kanadın çıkar ortaklığının temelinde bu zihniyet benzerliği var.

Söz konusu kültürel kutuplaşma bu ülkenin düşünce tarihindeki büyük açmazlardandır. On yıl boyunca muhafazakâr tabanlı bir gazetenin kitap eki editörlüğünü yaparken, ilk zamanlarda en çok duyduğum soru şuydu: “Neden şu solcuların kitaplarını tanıtıyorsun?” Ortalama muhafazakâr okur için ucuz hidayet romanları kaleme alan “dindar” bir yazar, örneğin Yaşar Kemal’den daha önemliydi. Bu tecrübe bana kültürel kutuplaşmanın yapay olduğunu öğretti. Çünkü okur da değişir: İyi edebiyatın tadına vardıkça azımsanmayacak sayıda okurun önyargıları kırılmıştı. Şöyle bir gözlemim var: Kültürel kutuplaşmaya kesin bir inançla sarılanlar –iki tarafta da– hep uçlara savruluyor. Bu yüzden, örneğin kötü romanlar yazan Divan edebiyatı profesörünün ya da hamaset yapmayı tarihçilik zanneden köşe yazarının gücün yanında hizalanmasına hiç şaşırmamıştım.

Nurdan Gürbilek, Gezi’nin en güçlü, iktidarı en çok tehdit eden anının bu kültürel kutuplaşmanın reddedildiği an olduğunu yazmıştı: İktidarı afallatan, Gezi’deki eylemcilerin kendilerini bu karşıtlıkta konumlandırmayıp ezber bozmalarıydı. Gezi belki bunun için iktidar ve ortakları için hâlâ ürkütücü. Bu kültürel yarığı aşma potansiyeli taşıyan, kökleri muhafazakâr kesimdeki tek hareket de ülkede soykırıma uğruyor.

Aslında İslamcıların kültürel üstünlük mücadelesi sahih bir endişeden, estetik bir kaygıdan kaynaklanmıyor. (Rachel Maddow’un son günlerde çok konuşulan podcast’i Bagman’de anlattığı gibi, popülist sağcı iktidarların daima “kültür savaşları”na ihtiyacı vardır.) Onlar için kültürel iktidar, toplumun bütün kesimlerinden üstün olma hırsını örten bir kılıf sadece. Çünkü “Bana zorla Mozart dinletemezsiniz” diyen, aslında Dede Efendi dinlemiyor. Zevkinin ve görgüsünün üçüncü sınıf gazino şarkıcılarından ibaret olduğunu biliyoruz. Bu yüzden, siyasal İslamcılık en büyük kötülüğü muhafazakâr kesime yaptı. Mozart’ın yerine ucuz piyasa müziğini koyan, Sihirli Flüt yerine Nevâ Kâr’ı değil “Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda”yı yeğleyen bir vasatlık var artık karşımızda.

Siyasal İslamcılığın kültürel ufku, karşıt olduğu kültürün simgelerinden intikam almaktan ibarettir. Emek Sineması’nın, AKM’nin yıkılmasını bu bağlamda anlamak gerekir: Kültürel iktidar mücadelesinde hiçbir zaman “onlar gibi” olamayacağını bilmenin öfkesi.

Mozart tartışması aslında Türkiye İslamcılığının dokunduğu her şeyi öldürdüğünün de bir kanıtı: Siyasal İslamcılığın elinde “Türk ruhunun en büyük işkencesi” bile sığ bir siyasi malzemeye dönüştü. Neden Mozart (örneğin Haydn ya da Schubert değil)? Çünkü kutuplaşma simgeler üzerinden kurulur. Tartışmadaki “Mozart” aslında 1756 doğumlu Wolfgang Amadeus değil, Batı müziği denince ilk akla gelen sembol.

Halk çoksesli müzik dinlerse ülkeye demokrasi geleceğine inanan erken dönem cumhuriyet aydınları belki naif ama samimiydiler. (Bernard Lewis’in de öne sürdüğü bu tezi doğrulamak zor: Avrupa’da çoksesli müzik demokrasiden çok önce vardı. Gündüz insanları gaz odalarına gönderip akşam Wagner dinleyen Nazi subaylarını nereye koyacağız?) İslamcılar ise sadece kof ve vasat.

Bu tartışma Amadeus filmini de anımsatıyor. Yönetmen Miloš Forman da, ilginç bir şekilde, Mozart’ı bir karşıtlığın ucunda konumlandırmıştı. Peter Shaeffer’ın oyununu ölümsüz bir sinema yapıtına dönüştüren Forman (geçen yaz yitirdiğimiz Çek yönetmen, yüzyılın gönüllü sürgünlerindendi) Mozart’ı Salieri’nin besteciye duyduğu haset ve nefret üzerinden anlatır. Salieri’nin laneti birinci sınıf bir müzik zevkine ama ikinci sınıf bir yeteneğe sahip olmasıdır. Bu yüzden Mozart’tan nefret eder ve Mozart’a duyduğu kin gerçektir. (“Şiiri biliyorum ama yapamadım” diyen Tanpınar’ın kederinden farklıdır bu.)

Sonunda Mozart’a karşı duyduğu haset Salieri’yi yiyip bitirir. Filmin finalinde şöyle der: Ben bütün vasatlar adına konuşuyorum.

Görünen o ki, kültür çıkmazında, gündüz ördüğünü gece söken Penelope misali, yine başa döndük. Ama bu kez karşıtlığın bir ucunda sadece sığlık ve vasatlık var.