New York’un kuzeyinden Kanada sınırına kadar uzanan 91 numaralı otoyol bizi J.D. Salinger’ın yaşadığı kasabaya götürürken, inzivası yıllardır bir efsaneye dönüşen yazarın evini bulacağımızdan emin değildim. Salinger’ın biyografisini kaleme alan Paul Alexander’ın verdiği ipuçlarından iz sürmüş, evin bulunduğu bölgeyi haritada belirlemiş, birkaç noktaya işaret koymuştum ama daha önce aynı maceraya atılmış bir gazetecinin dediği gibi, ‘şans’a da ihtiyacımız vardı.

Yolun iki yanında uzanan ormanların arasından Connecticut Nehri’ni takip ettikten sonra New Hampshire eyaletindeki Claremont kasabasına saptık. Henüz köşesine çekilmediği yıllarda Salinger’ın New York’taki yayıncısına uğramak ya da güneyde bir otel odasında öykülerine çalışmak üzere sık sık bu yoldan geçtiğini düşündüm. Tam bir kuzey kasabası olan Claremont’un içinden Cornish’e, Salinger’ın evinin bulunduğu ormanlara ulaşmamız çok sürmedi.

İşaret noktamız, Vermont ve New Hampshire eyaletlerini birbirine bağlayan üstü kapalı köprüydü (Salinger çok defa bu köprüde yürürken görülmüştü). Nehir kıyısından kuzeye yönelip tarihi Saint-Gaudens bölgesini geçtik. Saint-Gaudens, Salinger’ın New Hampshire’daki ilk evini tasarlayan mimardı ve adını bir Salinger biyografisinden hatırlıyordum. Ardından kendimizi kayın ağaçlarıyla çevrili bir patikada bulduk. İlerledikçe ormanın kuytularında kaybolmuş evlere rastlanıyordu ama hangisinin Salinger’a ait olabileceğine dair en ufak bir işaret yoktu.

Neden sonra bir kişiye rastlayabildik: Orta yaşlı bir adam, iz sürdüğümüz yolun üzerindeki evinin bahçesini düzenliyordu. Ona, lafı dolaştırmadan, Jerome David Salinger’ın evini sordum. Adam evi bildiğini ama bize yardımcı olamayacağını söyledi. “Üzgünüm” diyerek kafasını sallarken, boşuna çabalamayın der gibiydi. Salinger’ın evini araba yolundan fark etmek mümkün değildi ve işimiz gerçekten şansa kalmıştı. Derken, o şans birdenbire karşımıza çıktı.

Dar patikada bir ciple burun buruna geldik. Cipin kapısı açıldı ve beyaz saçlı, şapkalı bir ihtiyar göründü. Salinger’ın bir cipinin olduğunu biliyordum ve adam yazara o kadar benziyordu ki, yıllar önce Salinger’ın bir gazeteciye dediği gibi, “Ben J.D. Salinger, size nasıl yardımcı olabilirim?” deseydi ona hemen inanırdım. Adam bana doğru -biraz sinirli- yaklaşıp sordu:

– Yardım edebilir miyim?

– Salinger’ın evini arıyoruz.

– Oh, Salinger! Pek arkadaş canlısı değildir.

– Biliyorum, biz onun Türkiye’den okurlarıyız, sadece bir merhaba demek istiyoruz.

– Size dava açabilir.

– Kendisini rahatsız etmeyeceğiz.

– O tarafa gidiyorum, takip edin, size evi göstereyim.

İhtiyar adam elini cipin camından çıkarıp geldiğimiz yolun üzerinde, bir mil kadar aşağıda, ağaçların arasındaki bir evi eliyle işaret ettikten sonra ardında bir toz bulutu bırakarak kasabaya doğru gözden kayboldu. Ev o kadar iyi gizlenmişti ki, adresi bilsek bile birinin yardımı olmadan asla bulamazdık.

Salinger’ın evi, yazara ait arazinin tepesinde, bordo rengiyle ilk bakışta Budist tapınaklarını hatırlatıyordu (yazarın Uzakdoğu dinlerine Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı yazdığı dönemde başlayan ilgisi biliniyor). Eve ulaşabilmek için çıkılması gereken eğimli patikanın girişindeki ağaçlara turuncu renkli iki plaka çakılıydı:

“DİKKAT ÖZEL MÜLKİYET! AVLANMAK, BALIK TUTMAK, HERHANGİ BİR SEBEPLE İZİNSİZ GİRMEK KESİNLİKLE YASAKTIR! İZİNSİZ GİRENLER HAKKINDA YASAL İŞLEM YAPILACAKTIR!”

Yaklaşık 50 metrelik patikanın başında, Salinger’ın her gün öğleden sonra kendisine gelen mektupları ve kitapları aldığı posta kutusu vardı (yazarın kızı Margaret Salinger, Dream Catcher adlı anılarında, posta gelmediği için babasının pazarlardan ve öteki tatil günlerinden nefret ettiğini yazar). Arabayı posta kutusunun yanına park ettim. İlkyaz sabahının kuş cıvıltılarını, uzak geyik seslerini dinleyerek beklemeye başladık. Nihayet Salinger’ın bahçesindeydik.

Biraz bekledikten sonra arabadan inip eve doğru yürürken kendimi yaptığımız şeyin yanlış olmadığına inandırmaya çalıştım. Bir başka Salinger ziyaretçisinin yıllar önce yazdığı gibi, o bahçede yalnızca “sessizliğin büyük duvarı” vardı ve bizim o duvarı delmeye hakkımız yoktu. Salinger’ınki çabayla “kazanılmış” bir yalnızlıktı, bu yalnızlığın ortasına paldır küldür dalmak kabalık olurdu, bir Salinger okuruna yakışmazdı. Yine de tepedeki eve ve Salinger’ların bahçesindeki mor leylaklara (bu çiçeğin New Hampshire eyaletinin simgesi olduğunu henüz bilmiyordum) bakarken kapıyı çalma fikri aklımı çelmeye başlamıştı. Kapıyı çalsam –öfkeyle bağırsa bile– Salinger’ın ağzından birkaç kelime duyacağımı, en azından davetsiz misafirleri kibarca karşılayan karısıyla konuşabileceğimi biliyordum. Onca yolu gelip kapıyı çalmadan dönmenin aptallık olacağını düşünürken B.’nin uyarısıyla ayıldım: “Yapmayalım” dedi. Anladım. Arabaya döndük.

Evin önünde geçirdiğimiz o birkaç saat içinde iki kez postacı geldi. Salinger 80’li yıllara kadar her gün Cornish kasabasına iner, mektuplarını postaneden kendisi alırmış. Yaşlılığında bu alışkanlığını terk etmek zorunda kalmış. Gelen zarflardan birinde “Amazon” damgası vardı— zarfın içindeki kitabı hâlâ merak ediyorum. Salinger yeni yayınları takip ediyor muydu, ne sıklıkla kitap alıyordu? Biz posta kutusunun yanında, yazarın gelip mektuplarını almasını beklerken yoldan geçen tek tük kasaba sakinleri bize anlayışla bakıyordu. Artık yılda bir iki kişi de gelse yazarın davetsiz misafirlerine alışık olmalıydılar.

Biraz daha bekledikten sonra tek başıma bahçeye girip evin tam karşısında durdum. Patikadaki çakıl taşları o kadar gürültü çıkarıyordu ki, o büyük sessizlikte evden birinin ayak seslerimi duymaması imkânsızdı. Salinger’ın odasına ait olduğunu hayal ettiğim pencerenin tam karşısında durup kendimi gösterdim. Tıpkı, senaryosu Salinger’dan esinle yazılan Finding Forresterfilmindeki gibi, panjurların arkasından yazarın beni izlediğini hayal ettim. Evin kapısına doğru kıvrılan patikanın sonunda küçük bir kulübe vardı. Ama bu, Salinger’ın gençlik yıllarında sabahlayarak çalıştığı yazı kulübesi değildi (o kulübe evin yarım mil aşağısında, artık bir harabe). Evin yan tarafında iki uydu anteni göze çarpıyordu; yazarın iyi bir televizyon izleyicisi olduğunu bildiğim için buna şaşırmadım. Bahçenin patikaya bakan güney tarafı alabildiğine ağaçlık olmasına rağmen, kuzey tarafı geniş çavdar tarlalarına açılıyordu. Belki de Salinger’ın odası, benim hayal ettiğim gibi, patikaya bakan değil, çavdar tarlalarına bakan cephedeydi. Salinger’ın o tarlalara bakarken Holden Caulfield’ı düşlediğini düşledim.

Orada, yüzyılın en münzevi yazarının evinin bahçesinde öylece ayakta dururken, Holden’ı, Glass ailesini, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı ilk okuduğum öğrenci evini, Holden’ı taklit edip günlüğüme “bittim buna” yazdığım günleri, kitabın çevirmeni Coşkun Yerli’nin artık hayatta olmadığını, Salinger’ın Pensilvanya’da bir askeri öğrenciyken nasıl bir çocuk olduğunu, elli yıldır kitap yayımlamasa da doldurduğu defterlerdeki karakterlerin hayaletlerini, o bahçedeki yarım yüzyıllık anıları, yazarak geçen güneşli yaz sabahlarını, karlı kış gecelerini düşündüm. Bahçedeki sessizlik inanılmaz gibi görünse de, bu evde mutlak bir inzivayla geçen elli küsur yıl bana daha inanılmaz geliyordu. O sessizliği son bir kez bozup arabaya döndüm. Yokuştan aşağı doğru yürürken Salinger’ın arkamdan beni izlediğini hayal ettim.

Birkaç saat daha beklesek posta kutusuna bakmaya gelecek yazarın eşini, hatta belki kendisini görebilirdik ama beklemedik. Kapısına kadar gelip Salinger’ı rahatsız etmeden geri dönmenin daha güzel olduğunu belirten bir not bırakıp oradan ayrıldık.

Dönüş yolunda karşılaştığımız, bize yolu gösteren ihtiyar, muzip bir bakışla hızlıca geçti yanımızdan. Kasabada bir sandviççide, kasadaki genç kıza ağzını aramak için Salinger’ı sordum. “Karısı arada bir buraya gelir ama yüzlerini bilmem” dedi. İlginç olan, “Evini biliyorum ama yerini size söylemeye iznim yok.” demesiydi. Cornish halkı, sessiz bir anlaşmayla kasabalarının dünyaca ünlü yazarını ‘izinsiz ziyaretçiler’den koruyordu.

On saatlik bir yolculuktan sonra Salinger’ı görmeden geri dönüyorduk. Yazarın yüzünü görmemek, onunla konuşmaktan daha şiirseldi. Sanırım doğru olanı yaptık. Salinger bu ziyaretin öyküsünü yazsa, yazarla okuru asla buluşturmazdı, biliyorum.

 

* Bu yazı ilk kez Kitap Zamanı’nın 42. sayısında (Temmuz 2009) yayımlanmıştı.