Baskıdan bunalınca ülkeyi terk etmek mi yoksa her şeye rağmen kalıp içeride mücadele etmek mi? Bu tartışma farklı mecralarda epeydir sürüyor. Gidenlerin cesaretinden, kalanların erdeminden söz ediliyor.

Kendi insanını sürmeyi, süründürmeyi seven ülkelerde böyle tartışmaların tarihi uzundur. Türkiye gibi şairine, yazarına, aydınına, eğitimli insanına her dönemde bu ikilemi yaşatmış ülkelerde… (Füsun Akatlı’nın yıllar önce söylediği gibi, bu ülkede iyiler ya dışarıya ya içeriye hapsedilirler.) Oysa bu tartışmada haklı taraf yok. Çünkü gidenin de, kalanın da içinde bir kırıklık hep vardır. Gidenlerden bazıları dönmeyecek, gitmek isteyenlerin kimisi hiç ayrılamayacaktır.

Gidenin cesaretine bir utangaçlık da eşlik eder. Bir küçük haberde, bir gündüşünde, bir kaçamak mutlulukta Turgut Uyar’ın dizeleri: “İnsan uzak / bir memleket havasından / belli belirsiz bir şeylerden utanır.” Suçluluk değilse de mahcubiyet duygusu gelip çöker. Keşkeler, yerinmeler.

Kalmanın, kalarak direnmenin erdemine ise hep bir çaresizliğin gölgesi düşer. Kalanların gidenleri suçlamasında bazen gidememiş olmanın kırıklığı yok mudur?

Gönüllü ya da zorla, sürgün olmak aslında bir tür uçurtma duygusudur: Yerle bağınız var ama özgürsünüz, yeni göklere açılmış yine de bir yere bağlısınız. O ip aslında hiç kopmaz—göçebeliği özgürlükle eş sayan Zweig belki fazla iyimserdi. (Siyasi sürgünlük ise daha çok balonla seyahat etmeye benzer, yönünüzü siyaset rüzgârları belirler.) Sürgün biraz da yabancı bir denizde su üstünde durma çabasıdır, batmamak için sürekli çırpınmak gerekir. Gitmek tam da bu yüzden cesaret işi: Yüzme bilmeyen yüzmek istemez.

Görünen o ki, yersiz yurtsuzluk, göç, sürgün bu çağın da motifi olacak. Bizden öncekilerin hatasına düşüp sürgünü temelde bir estetik mesele gibi görmemeli. Buna –geçen yüzyılın sıra dışı sürgünlerinden– Joseph Brodsky değinmişti. 1980’lerin sonunda, Viyana’da soğuk bir kış akşamı, iyi aydınlatılmış bir odada sürgünlüğün anlamı üzerine konuşurken şöyle demişti Rus şair: “Şimdi bu odada olamayanları düşünelim: Batı Almanya sokaklarında etrafına şaşırarak ve imrenerek bakan Türk işçileri, bir tekneye doluşmuş Vietnamlı mültecileri, Güney Kaliforniya’da sınırı geçmeye çalışan Meksikalıları…” Ona göre, sürgünlük durumunu yalnız yazarlar üzerinden konuşmak sorunlu bir yaklaşımdı. Yine de diyordu Brodsky, edebiyat toplumların ahlaki sigortasıdır. Her insanlık durumu gibi sürgünün de doğasını anlamak için önce edebiyata bakmak gerekir.

Örneğin, Hulki Aktunç “Gidenler Dönmeyenler” öyküsünde Brodsky’nin andığı ‘odada olmayan’lardan birini, bir Türk işçinin Almanya’da ölümünü anlatmıştı.

Bir Shakespeare karakteri, Coriolanus Roma’dan sürülürken “asıl ben sizi sürgün ediyorum” der. Çünkü insanlar mekânlara ait olmaz, mekânlar insanlara ait olur.

Edebiyat tarihinin büyük sürgünü Dante’ye 1302’de Floransa’dan sürülürken bir daha şehrin duvarlarından içeri adım atarsa idam edileceği söylenir. Yıllar sonra bu deneyimi başkasının ekmeğindeki “acı tat” olarak anar şair. Atılan “sürgün oku” sevdiği her şeyi yırtıp geçmiştir. Dante’nin kahramanlarının gözyaşı, yüzlerini değil omuzlarını ıslatır: Giderken geriye bakarlar çünkü.

Thomas Mann ise Dante’nin aksine, dilinin ve kültürünün devi olduğu ülkesine dönmeye hiç gönüllü değildir. Çünkü bir daha aynı bağı kuramayacağını düşündüğü kadar uzak kalmıştır Almanya’dan. Sürgün tarihine şu unutulmaz cümleyi not düşer: “Ben neredeysem Almanya orası.”

Gitme/kalma ikilemini hiç yaşamamak, ruhunu yitirmiş yığının bir parçası olmak da var. Ama bizi insan kılan bu arada kalışlar, bu kırıklıklar.

Dönmek umuduyla giden de, bir gün gitmek umuduyla kalan da haklı… Sisonke Msimang’ın geçenlerde yayımlanan ilginç anı kitabında* dediği gibi, bir başka ülke her zaman vardır.

Gidenler bir gün dönecek mi? Bunun önemi yok. Dante’nin sorduğu, sürgün tarihinin belki en güçlü sorusu yüzyıllar öncesinden bugüne yankılanıyor: “Güneşin ve yıldızların ışığını her yerden göremez miyim?”

 

Sisonke Msimang, Always Another Country, World Editions, 2018