Bir öykünde çok uzak bir kavim gibi andığın Türklerden birinin, çantasında senin öykülerinin Türkçe baskısıyla, neredeyse her gün, bir zamanlar yaşadığın odanın önünden geçeceğini hayal eder miydin?

Bunu duymak, tek gerçekliğin düşler olduğuna inanan senin gibi birini belki de şaşırtmazdı. Yine de bazen, şimdi kapısına cam takılı, penceresinin önüne bir kuzgun maketi yerleştirilmiş ve bir tür küçük müzeye dönüştürülmüş odana bakarken bütün bunlar bana bir düş gibi geliyor. Bir kısmının tohumu bu kampüste geçirdiğin günlerde atılan öykülerinin, her gün ders çıkışında gidip çalıştığın masalarda, başka bir dilde okunduğunu bilmeni isterdim. Geçen haftalarda Türkiye’de, bütün öykülerinin şimdiye dek yapılmış en iyi Türkçe çevirisi yayımlandı. Senin doğumundan ancak 200 yıl sonra da olsa, Türkiyeli okurlar da artık derli toplu bir çeviriyle öykülerinin gizemli dünyasına girecekler.

Bazı dostların gibi sana “Allan” diye değil de, ilk adınla seslenmeyi tercih ettim. “Kötü kalpli” üvey babandan aldığın o ismin seni hep rahatsız ettiğini düşünürüm. Ama o ismi niçin ölene kadar taşıdığını da merak etmiyor değilim. Sahi, neden hayatın boyunca mektuplarını üç isimle imzaladın?

Birkaç hafta önce, çocukluğunun şehrindeydim: Üvey babanla paylaştığınız evin yerinde yeller esiyor. Yaşadığınız sokağa çok yakın, yüzyıllar öncesinden kalma başka bir bina (artık ona “Eski Taş Ev” diyorlar) şimdilerde “Poe Müzesi.” Müzeye her gidişimde seni asıl öldürenin Amerika olduğunu söyleyen Bernard Shaw’un çok da haksız olmadığını düşünüyorum. Genç bir rehber senin ne kadar iyi bir polisiye yazarı olduğunu anlatıp duruyor. Şairliğinden, düşlerinden pek söz etmiyorlar (belki de Amerikalı yerli turistlerin beklentisini karşılamanın tek yolu budur). Kısacası, bugünün “Poe mitolojisi” seni bir polisiye yazarı düzeyine indirmeyi şart koşuyor.

“Kalabalıkların” insana neler yapabileceğini genç yaşta kaleme almış biri olarak sanırım bu rezilliğe şaşırmazdın. Kalabalık demişken, ölüm yıldönümünde Baltimore’daki mezarında bir cenaze töreni düzenlendi. Anlatılana göre “kalabalık” bir tören olmuş. Asıl cenazendeki insan sayısı bir düzineyi geçmediğinden, bu töreni akıl edenler kendilerini başarılı saymış olmalılar. “Kalabalıkların Adamı” adlı unutulmaz öykündeki muhteşem alıntıyı bilmiyorlardı belki de: “Yalnız olmamak, bu büyük mutsuzluk”. Okuldaki odanın önünden aldırışsız geçen kalabalığı her gün gördükçe o öyküye daha çok inanıyorum. (Paul Valéry dememiş miydi: “Poe tek kusursuz yazardır. O asla yanılmadı.”) Senden bir asır sonra yaşayan Türk şair Celal Sılay’ın bir dizesi var: “Geri ver bakışlarımı ey kalabalık!” Bu dize ne zaman dilime gelse, sen de bunu severdin diye düşünürüm.

Bu okulda vaktinin çoğunu kütüphanede geçirmişsin. Haftada altı gün, sabah altıdan dokuz buçuğa kadar süren derslerden sonra, zihninin hâlâ dinç olduğu vakitlerde şiirlerin üzerinde çalışırmışsın. İlk kitabındaki bütün şiirleri –biri hariç– burada elden geçirdiğini öğrendim. Tamerlane‘deki, toy şairlere has süslü söyleyişi yok etme çabasıydı belki. “Ayyaş Poe” efsanesi bir tarafa, burada çalıştığın günler ve sonraki hayatın, bir şairin nasıl üretken olabileceğinin kusursuz örneği gibi geliyor bana. Çevremdekilere senin ayyaş değil, çalışkan bir editör olduğunu söylediğimde şaşırıyorlar—efsane, gerçeği bulandırıyor. Yine de “gerçeklik” hakkında kesin konuşmamayı öykülerinden öğrendim. Hem Amerikan edebiyatının kurucu öğesi (gerçi Amerikalılar, ardılın Whitman’ı senden daha çok sahiplenmiş görünüyor) hem de ilk Amerikan karşıtı olmak gibi sıra dışı bir konumun var. Elbette içinde taşıdığın ‘sonsuzluk’, Baudelaire’in deyişiyle “maddi şeylere ihtiras duyan” bir topluma fazla gelecekti.

Geçen yaz, gizemli ölümün hakkında bir kitap okuyunca çocukluğunun şehrine tekrar gidip kayboluşunu hayal etmeye niyetlenmiştim—bir niyet olarak kaldı. Ama hayatındaki o son yedi gün biliniyor mu? Seninki gerçekten ‘neredeyse bir intihar’ mıydı? Kaybolduğun yolculuğa çıkacağın gün, Messenger‘ın editörüne “Annabel Lee” şiirini bırakmıştın, “Sizin için bir değeri olabilir” diyerek. “Kusursuz şiir” hayaline onunla ulaşmış mıydın? (Başka bir Türk şair, Melih Cevdet o şiiri “kusursuz” biçimde Türkçeye çevirdi, belki “Annabel Lee”nin bütün dillerdeki en güzel çevirisidir.) Yoksa seni en çok tatmin eden şiirin “Kuzgun” muydu? Philadelphia’da kaybolan o iki metninde neler yazılıydı? Son yolculuğa çıkarken niçin kolay olan yolu seçmemiştin?

Sevgili Edgar,

Şairin yaşadığı yere benzediğine inanmam ama ‘öteki’ni anlamak için onun yaşadığı yerlerin havasını solumanın gerekliliğine artık inanıyorum. Boston’da doğduğun halde Baudelaire’in sana neden ısrarla “Virginialı” dediğini anlar gibiyim, onun seni nasıl bu kadar iyi anladığına şaşırarak… Baudelaire’i biraz da bu yüzden seviyorsam, ikinize de “şarlatan” diyen Henry James’i galiba hiç sevemeyeceğim.

Sorular bir mektuba sığmaz. Onca düşünce, soru, sızı arasından seçemediğim bir yığın şey var; öykülerinden birinin kahramanı gibi söylersem: “Düşünceler hep belli belirsiz anılarla, yabancı söylencelerin ve yüzyıllar öncesinin açıklanamaz anılarıyla karışıyor.”

Bazen evrenin duvarlarını düşündüğün o odanın kapısında düşlerim seninkilere mi karışıyor, ayırt edemiyorum. Ve merak ediyorum: Sen hiç başkasının düşünü gördün mü?