Modern çağın diktatörleri milyonlarca insanı mezara gönderirken sayısız ağacın da katili oldular: Yazdıkları yavan, sıkıcı, tuğla gibi kitaplar yıllar boyu baskı üstüne baskı yaptı.

Lenin’in 55 ciltlik toplu yapıtlarından Mao’nun “İncil’den sonra en çok basılan kitap” diye bilinen Küçük Kırmızı Kitap’ına, diktatörlerin elinden çıkmış metinler “diktatör edebiyatı” (dic-lit) başlığı altında değerlendiriliyor.

“Diktatör edebiyatı” yetersiz ve zorlama bir terim gibi görünse de adlandırmayı ikna edici bulan, üzerine kafa yoranlar var. Bunun son örneği, Daniel Kalder yeni kitabında* şu soruya yanıt arıyor: Diktatörler niçin kitap yazar?

Kalder için kıvılcımı diktatör edebiyatının en kof kitaplarından biri çakmış: Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov’un ölümünden sonra dev bir Ruhname her gece farklı bir sayfası açık kalacak biçimde sergilenince, yazar tiranların kaleme aldığı metinleri incelemeye karar vermiş. (Ruhname o kadar kötü yazılmış ki Kalder’ın kitabı bitirmesi üç yıl sürmüş.)

Diktatörlerin kitap takıntısının ardında gerçekten ne var? ‘İcraat’larının kalıcılığından hep kuşku duyduklarını düşünürsek, her şeye rağmen kalıcı bir eser bırakma arzusu olabilir. Belli ki toplumları denetim altına almak diktatörlere yetmemiş, insan ruhunu da (Stalin yazarları “insan ruhunun mühendisleri” diye tanımlamıştı) kontrol etmek istemişler.

Diktatörlerin yazma merakı bize aslında yazının güçle ilişkisi hakkında çok şey söyleyebilir (Kalder konuya pek girmiyor). Belli ki despotlar yaşamdaki iktidarlarını yazıya da taşımaya hevesliydiler. 1960’larda Kızıl Muhafızlar “en çok Başkan Mao’nun kitaplarını severim” flamaları taşımak zorundaydı.

Yirminci yüzyıl diktatörleri “tumturaklı, savruk, içi boş, muğlak, aptalca, hatta rezil” kitaplarını yazarken kupkuru bir dil kullandılar, çünkü o dil gerçeği eğip bükmeye daha elverişliydi. (Bürokratik resmi dilin otoriterliğe zemin hazırladığına ilk dikkati çeken galiba Orwell’dir.)

Okudukları kitaplar diktatörleri, diktatörler dünyayı (kitapları değilse de yaptıklarıyla) şekillendirdi. Örneğin Ne Yapmalı, Lenin’in yaşamını değiştirmişti—Çernişevski’nin didaktik romanını okuduktan sonra Lenin yazılı metnin de bir “savaş alanı” olduğuna inandı. Stalin ise henüz liderinin yapıtıyla tanışmadan önce Hugo’nun devrim romanı Doksan Üç’ün tutkunuydu.

Evet, kitaplar tehlikelidir. Bazen de kitaplar hiçbir şeyi değiştirmiyor—öldüğünde 16 bin kitabı olan Hitler 35 yaşında temel yazım kurallarını bile öğrenememişti. Belki yazının ironisi: Tutarsız bir laf salatası olsa da Kavgam bugün hâlâ okunan tek diktatör kitabı. Oysa yazdıkları kimi zaman “okunabilir” olan diktatör Mussolini’ymiş—ola ki gazetecilik tezgâhından geçtiği için hiç değilse etkili cümle kurmayı öğrenmiştir.

Kalder’e göre ana beşlinin (Lenin, Stalin, Mussolini, Hitler, Mao) yazdıkları “diktatör kanonu”nu, gerçek cehennem kütüphanesini oluşturuyor. Ötekilerin, yazarın deyişiyle “küçük şeytanlar”ın yazdıkları ise önemsiz kitaplar. Franco’nun fantezilerinden Çavuşesku’nun Temmuz Kuramı’na, Saddam’ın gülünç tarihi romanlarından Kaddafi’nin o berbat Yeşil Kitap’ına kadar diktatörlerin yazdıkları kendileriyle birlikte tarihinin çöplüğüne gitti. Tozlanmış raflardaki diktatör sözleri bugün yalnızca ibret ve ürperti uyandırıyor.

Elbette kitapların hepsi ‘kuram’ metni değil ama Kalder sanki şunu demeye de getiriyor: Modern zamanlarda diktatör olmanın bir koşulu kitap yazmaktır. (Kafamızı daha önce de kurcalamış bir soru: Cahil diktatör olur mu?)

Daniel Kalder’ın kitabı beklentiyi karşılamasa da ilginç ve ürkütücü bir dünyaya kapı aralıyor. Bizim yerimize diktatörlerin kitaplarını okuduğu için yazara teşekkür etmeliyiz. Çünkü diktatörlerin ve diktatör bozuntularının yeterince tatsızlaştırdığı hayatlarımız bir de onların kitaplarını okumak için çok kısa.

 

The Infernal Library: On Dictators, the Books They Wrote, and Other Catastrophes of Literacy, Daniel Kalder, Henry Holt and Co., 2018