Önce bir anı: 1998 baharı olmalı, birkaç kafadar Kuleli dergisine söyleşi yapmak (biraz da okuldan kaçmak) için futbol kulüplerinin kapısını çalıyoruz. Liverpool ve Beşiktaş’la yatıp kalktığım günler, haliyle önce Fulya’nın yolunu tutuyoruz. Liverpool’un efsanevi santrforu, artık Beşiktaş’ın teknik direktörü: John Benjamin Toshack’la görüşmek için tesislerin kapısındayız. Randevu almak aklımıza bile gelmemiş ama nasıl oluyorsa asker üniforması bize bütün kapıları açıyor ve kendimizi antrenman öncesi futbolcuların yanında buluyoruz.

Az sonra Toshack yaklaşıyor. Liverpool atkımı gösterince “Good boy!” dediği aklımda. Çok vakti olmadığından Toshack’la bir soru-cevap yapamasak da ağzından birkaç laf alıyoruz. Sonra Ertuğrul Sağlam karşısına oturtup bizimle sohbet ediyor, hatta futbolcuların masasında yemek yiyoruz. Alpay Özalan antrenmana köpeğini getirmiş, Daniel Amokachi şakalar yaparak ortalıkta dolaşıyor… Kuleli dergisinde ne yazdık hatırlamıyorum, ola ki bir izlenim yazısıydı, arşivlerde kayboldu gitti. Ama o günü hiç unutmadım—hayatımdaki ilk gazetecilik deneyimiydi.

John Toshack’ın bir Liverpool efsanesi olduğunu o zamandan biliyordum ama onu aslında pek tanımadığımı geçenlerde yayımlanan otobiyografisini* okuyunca anladım.

Kitap, Bill Shankly’ye ithaf edilmiş. Shankly’nin Liverpool için önemini bilen bilir: Belki kulübün tarihindeki en etkili kişidir. (Bugün Anfield’ın kapıları onun adını taşıyor.) Shankly, Toshack’ı Liverpool’a transfer eden ve önünü açan futbol adamıydı ama ilişkileri bunun ötesine geçmiş, eski öğrencisine oyunculuk döneminden sonra da akıl hocalığı yapmış. Toshack, o öldüğü gün hüngür hüngür ağladığını anlatıyor. İthafa şaşırmadım ama önsözü Xabi Alonso’nun yazmasına şaşırdığımı söylemeliyim. (Bu kitabın önsözünü Kevin Keegan yazmalıydı.)

Gerçek anlamıyla bir ‘futbol biyografisi’ bu: Toshack oyuncu ve menajer olarak geçirdiği her sezonun dökümünü yapıyor, bir anlamda günah çıkarıyor. Kitabı sıra dışı kılansa futbol adamının hayatındaki dönüm noktaları: Iskalanmış şanslar, kaçırılmış fırsatlar, imzalanmamış anlaşmalar…

Hikâye hiç gerçekleşmemiş bir transferle başlıyor. 1982’de, parlak futbol hayatının ardından John Toshack artık teknik direktör olarak Swansea City’nin başındadır. Swansea’yı 4. Lig’den alıp dört yıl içinde 1. Lig’in (bugünkü ‘Premier League’) ilk sırasına yerleştirince Liverpool yönetiminin dikkatini çekmeyi başarır. (Bill Shankly, o çok nadir övgü sözlerinden birini bu müthiş başarı için söylemiştir.) Belki de tarihinin en başarılı 10 yılını geçiren Liverpool’da işler birkaç ay iyi gitmediği için Bob Paisley sezon sonu görevi bırakmayı düşünmektedir. Sezon sonu Toshack onun yerine geçecek ve hep hayali olan Shankly’nin koltuğuna oturacaktır. El sıkışılır. Gelgelelim, işler birkaç hafta içinde değişecek, Liverpool toparlanıp Swansea düşüşe geçecek ve Anfield’daki o ünlü ‘krampon odası’na dönmek Toshack için hep bir hayal olarak kalacaktır.

Toshack’ın yıllar sonra, Beşiktaş’ın başındayken Liverpool’dan bir teklif daha aldığını kitaptan öğrendim. 1998’de Roy Evans’ın ortak menajerlik teklifini reddetmiş. (O göreve çok sevdiğim Gérard Houllier gelmiş ve Anfield’ın havasını epey değiştirmişti.)

Toshack futbola dair her şeyi Liverpool’da öğrendiğini söylese de renkli bir yolculuğu var: Sporting Lisbon, Real Sociedad, Deportivo, Real Madrid yılları (İspanya’daki üç kupayı üç farklı takımla kazanan tek kişi Toshack), Fas, Makedonya, Azerbaycan… Beşiktaş yılları kitaptaki en ilginç bölümlerden: Fatih Terim’le aralarındaki sinir harbini, Oktay Derelioğlu’nun trajedisini, Nihat Kahveci’yi keşfedişini Toshack kendi ağzından anlatıyor. Toshack’ın asker futbolcular yüzünden Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne benzetince savcılığa çağrılması, ardından “Atatürk’ü seviyorum” diye açıklama yapıp özür dilemek zorunda kalması ise insanı acı acı gülümsetiyor.

Belleğim yanıltmıyorsa, Toshack’ın Beşiktaş’taki ilk lig maçı hepimizi terleten 2-1’lik Şekerspor maçıydı (o ağustos ikindisinde tribündeydim). Renkli adamdı Toshack. Kulübeden soyunma odasına yürürken karizmasını ve bilgeliğini gösterirdi. Tam bir Britanyalı gibi giyinirdi. Kuşkusuz Türkiye’ye gelmiş en bilge futbol insanlarından biriydi (San Sebastián gazetesinde yıllarca köşe yazarlığı yapmıştı). Keşke kitabı bir maç dökümünün ötesine geçseydi. Böyle renkli bir kişiliğin hobilerini, sevdiği kitapları, hayata ve ölüme bakışını da okumak isterdim.

Toshack’ın Beşiktaş’ta yaptığı bazı işlerin ipuçları kendi geçmişinde saklı. Swansea’yı oyuncu-menajer olarak yönetirken gerektiğinde savunmanın ortasında, gerektiğinde hücumda oynadığını anlatıyor. Benzer bir şeyi Beşiktaş’ta yapar, bazen Ertuğrul Sağlam’ı liberoya çekip bize saç baş yoldururdu. (Şimdi düşününce, aslında teoride Toshack haklıymış.)

‘Galli Hoca’nın Türkiye anılarında başka renkli ayrıntılar da var. Boğaz’dan geçen gemileri izlerken içlerinde ne olduğunu hep merak edermiş. “İyi adamdı” dediği Süleyman Seba’yı şöyle tanımlıyor: “Tanıdığım en Türk olan Türk.” Toshack, ortalama bir Türk futbolcusunun alan savunmasıyla adam markajı arasındaki farkı bilmediğinden yakınıyor. (Göreve başlayınca Recep Çetin gibi eski oyunculardan kurtulmak istediğini gizlemiyor.) Türk basınında “aşağılık kompleksi” bulunduğunu söylemesi, Türkiye’ye ilişkin sayısız doğru gözleminden biri. Gözlerim o sayfalarda Vålerenga maçını da aradı—Toshack elbette o felaketi unutmamış.

Beşiktaş’tan sonra Real Madrid günleri başlıyor. O dönemde Gençlerbirliği’nden Geremi’yi Madrid’e götürdüğü için eleştirilen Toshack, İspanyol gazetecilerin eleştirilerine bir basın toplantısında verdiği yanıtı da hatırlatıyor: “Siz benimle hiç başka bir dilde konuşmadınız. Geremi dört dil biliyor!”

Yaptığı transferler bazen eleştirilse de keşfettiği (daha doğrusu şans verdiği) gençler, aslında Toshack’ın futbol sezgisinin kanıtı: Gareth Bale, Iker Casillas, Xabi Alonso…

George Orwell, futbolun yabancılara karşı adil olmadığını söylemişti. John Toshack bir yabancı olarak farklı ülkelerde sıradışı bir futbol hikâyesi yazmayı başardı. Sonuçta hayat gibi futbol da kaçırılmış fırsatlarla biçimleniyor. Toshack 1982’de Liverpool’un başına geçse ölümsüz bir efsane mi olurdu yoksa kısa zamanda unutulup gider miydi? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama seçtiği yolun Toshack’ı sayısız hikâyenin kahramanı yaptığını biliyoruz.

İyi bir futbol hikâyesi, iyi bir futbol maçına tercih edilir. Doksan dakikalar biter, hikâyeler kalır çünkü.

 

Toshack’s Way: My Journey in Football, DeCoubertin Books 2019.