Sanatçı kendi çağının çocuğudur. Nihayetinde döneminin eğilimleri, tutkuları, savruluşları yerini belirler. Yirminci yüzyılın büyük bölümünü kat eden yazarlar bu yüzden hem talihli hem talihsiz—onların yüzyılı aşırılıkların, kutuplaşmaların çağıydı. “Kayboluşlar çağı” diyor John Berger. Kendisi de o çağın çocuğuydu. Joshua Sperling’in yakınlarda yayımlanan Berger biyografisine koyduğu başlık tam yerinde: Zamanımızın Bir Yazarı* (Berger’ın ilk romanı Zamanımızın Bir Ressamı’na da gönderme).

John Berger 1920’lerin İngiltere’sinde dünyaya gelmiş, ilkgençlik çağında kendini dünya savaşının ortasında bulmuş, savaş sonrasının kültür çatışmalarıyla olgunlaşmıştı. Resimle başladığı sanat hayatını eleştiriyle sürdürdü. Döneminin bütün Marksist aydınları gibi, modernizme karşı gerçekçiliğin yılmaz bir savunucusuydu. Ama onu çağdaşlarından farklı kılan bir şey var: Komünist Parti’nin resmi sanat görüşünü savunurken –o hırçın üslubuna karşın– modernizmin de yeni bir şeyler vaat ediyor olma ihtimaline açık kapı bıraktı. (Nihayet Kübizmin en önemli devrimci sanat akımı olduğunu söyleyince herkes afallamıştı.) John Berger savaş sonrası dönemde politik-etik, tümel-tikel ayrımını reddeden belki tek yazardı. Bu yönüyle önceki kuşağa (Victor Serge ya da Walter Benjamin’e) daha yakındı.

Sperling’in kitabı gerçek bir entelektüel biyografi: Berger’ın özel hayatına, eğer sanatıyla doğrudan ilgisi yoksa, hiç değinmiyor. Evlilikleri bile –90 yaşındayken karısının yanında değil sevdiği bir başka kadının evinde ölmesi mesela– magazin boyutuyla değil, Berger’ın ‘sadakat’ anlayışına örnek olduğu için kitapta var. O sadakat ideolojik hayal kırıklıklarını geç kabullenişinin de (ancak 68’de) nedeniydi.

John Berger’ın neredeyse yüzyılı kuşatan yaşamına bakınca iki izlek öne çıkıyor: Gerçekçilik savaşları ve sürgün.

Onun için temel soru şuydu: Sanat bu dünyaya nasıl katkı sağlayabilir? Bu soruya yanıt bulma çabası hep yazı uğraşının merkezinde kaldı. Belki o yüzden Berger gerçekçiliği hiçbir zaman gözden çıkarmadı. Toplumcu gerçekçi sanatın insanlık durumuna temas ettiğine inanıyordu. Hümanist bir sol anlayıştı bu (örneğin Althusserci solun karşısında yer alıyordu). 80’lere gelindiğinde gerçekçilik tartışmasını geride bırakmış, fotoğraftan senaryoya farklı alanlarda yapıtının ana gövdesini kurmuştu. (Bizde ise o yıllarda Attilâ İlhan, Gerçekçilik Savaşı’nı yeni kitaplaştırıyordu.)

Berger, gerçekçiliği dönüştürebilen, Soğuk Savaş döneminin bağnazlıklarına uzun boylu saplanmayan yenilikçiliğini gönüllü sürgününe borçludur. 36 yaşında İngiltere’den ayrıldığında yazmayı bıraksaydı, adı dergilerde kalmış bir sanat eleştirmeni olarak unutulup gidecekti. Kendisini propagandacı diye karikatürize eden İngiliz basınının “deli gömleğinden kaçmak için” terk etti ülkesini. Yeryüzünde kalan 54 yılında geri dönmeyecekti.

John Berger’ın yirminci yüzyıl sanat/edebiyat tarihinde özgün, hatta ‘sansasyonel’ bir yeri var: 1972’de değer görüldüğü Booker Ödülü töreninde yaptığı konuşma, hâlâ ödülün tarihindeki en renkli olay (sponsorları yerden yere vurmuş, para ödülünü Siyah Panterler’le paylaşacağını açıklamıştı). BBC için hazırladığı Görme Biçimleri serisinde yüksek sanatı günümüz insanı için ulaşılır kıldı, erkek bakışının egemenliğini sorguladı, resim sanatına dair fark edilmemiş ayrıntıları gösterdi. Yalnız bir eleştirmen olarak değil, yazar olarak da etkisi sanıldığından geniştir: Raymond Carver ve Richard Ford’u Amerika’dan İngiltere’ye çeken şey, onun köy anlatılarıydı.

Çağımızın birçok kahramanı gibi onunki de bir sürgün hikâyesi: Berger ancak 48 yaşında bir yere ait olma duygusunu tattığını söyler (Fransa kırsalında yerleştikten sonra). Yaşlandıkça öykülerinin kısalması, denemelerinin yalınlaşması bununla ilgilidir. (Sperling’in kitabındaki en çarpıcı taraflardan biri, yazar-mekân ilişkisini ustaca ele alması.) 1950’lerin kavgacı eleştirmeni, son yıllarında yerini insanlığın sorunlarıyla ilgilenen bir bilgeye bırakmıştı.

O bilgelik döneminde konuşmuştum John Berger’la. Katarakt kitabının ardından “görmek” ve “bakmak” arasındaki ayrım üzerine söyleşmiştik. Geçirdiği katarakt ameliyatı sonrasında mavi rengi yeniden keşfettiğini anlatırken çocuk gibi sevinçliydi. “Dağların ve hapishanelerin büyük romancısı” Yaşar Kemal’i çok sevdiğini anlatmıştı. İçinden geçtiğimiz zamanlar bir yapıta bakışımızı da biçimlendiriyor: Bugün olsa “gönüllü” sürgün etrafında, farklı bir konuşma yapmak isterdim.

John Berger duyarlıklarıyla, ısrarlarıyla, hatalarıyla çağının çocuğuydu. Hayal gücünün politik olduğunu, eleştirinin de hayal gücüne dayandığını bize öğretti. Estetik devrimle politik devrimin birbirinden ayrılamayacağını gösterdi. İki şey yaşamının ve yazısının omurgasını oluşturdu: Sanatın gizemi ve ezilenlerin mücadelesi.

O söyleşimizde karanlığın ve sessizliğin bir son değil, başlangıç olduğuna değinmişti. Benzer bir şeyi Görme Biçimleri’nde de söyler: Bir resmin en çarpıcı taraflarından biri, ona bakarken deneyimlediğimiz ürpertici sessizliktir. Şimdi elimizdeki kitap, 90 yıllık yaşamı soyut bir resim gibi önümüze koyuyor.

Geriye kalan sessizlik.

* A Writer of Our Time: The Life and Work of John Berger, Joshua Sperling, Verso 2018.