Bu kitabın bir gün yazılacağını biliyordum.

Birkaç yıl önce evinde ziyaret ettiğimizde Harold Bloom belleğinin anılarla ve şiirlerle dolup taştığından söz etmişti. O anılardan, şiirlerden yola çıkarak bir tür özyaşamöyküsü kaleme alacaktı. O kitap* nihayet yayımlandı. (Kitabın adını –Possessed by Memory– tevriyeyi ıskalamadan Türkçeleştirmek zor: Belleğin hem sakladıklarına hem de bir tür ecinni olduğuna işaret ediyor—“Hafızanın Esiri” denebilir.)

Bir sonbahar ikindisinde, evinin yüksek tavanlı salonunda Harold Bloom’u dinlemiştim.

Buluşmaya sözleştiğimiz saatten önce gitmiş, arabayı iki yanında ıhlamur ağaçları uzanan sokağın köşesine park edip vişneçürüğü renkli evin pencerelerini izlerken, edebiyat tarihinin bazı önemli metinlerinin burada yazıldığını düşünmüştüm. Kapıyı tam vaktinde çaldığımızda ev sahibi hazırdı. Saat öğleyi biraz geçe Harold Bloom’un gelişigüzel kitap yığınlarıyla dolu, loş salonundaydık.

Seksen yaşını çoktan geride bırakan eleştirmen, artık yürümekte zorlandığı için bastonunu yanından ayırmıyordu. Yeşil koltuğunda, yumuşak bir sarı ışık yayan abajurun altında klasik çağın büyük eleştirmenlerinin (Dr. Johnson’ın, William Hazlitt’in) siluetini andırıyordu. Ölülerle dolu bir odada konuşuyor gibiydi. Sanki yeryüzündeki bütün kitapları okumuş, o kitapların yazarlarıyla söyleşiyordu. Koltuğun yanındaki sehpaya dizili (çoğu yeni çıkmış) kitaplardan bir Wallace Stevens incelemesi aklımda kalmış. (Bloom’u o çok sevdiği şaire çeken şey sadece dil değil, coğrafyaydı—Stevens da hayatının büyük bölümünü, Bloom’un 60 yıldır yaşadığı kente yakın bir yerde geçirmişti.) Cenaze töreni istemediğini ısrarla söyleyen Bloom, eğer bir tören düzenlense okunması için Stevens’tan birkaç dize seçeceğini sık sık hatırlatır. Bunu ne zaman duysam hep o ikindiyi düşünürüm.

Harold Bloom’u edebiyat eleştirisinde farklı kılan başlıca iki yapıtı (Etkilenme Endişesi ve Batı Kanonu) ve bir büyük tutkusu (Shakespeare) var.

O ziyarette yanıma Etkilenme Endişesi‘nin Türkçe çevirisini de almıştım. Gözleri parlayarak incelerken şairler arasındaki ‘hayatta kalma mücadelesi’ni anlatan bu karmaşık ve ezoterik kitabın pek çok dile çevrilmesi karşısında duyduğu şaşkınlıktan söz etti. İlk defa size söylüyorum, diyerek kitabın hikâyesini de anlatmıştı: Otuz yedinci doğum gününün gecesinde kötü bir kâbusla uyanmış. Mutfağa inip kendine bir kahve yapmış ve şiirsel etkilenme üzerine ilk taslağı yazmaya başlamış. (Yazarlığının dönüm noktası olan kitabın kaybolan taslağını ünlü sanat tarihçisi Ernst Gombrich’in yıllar sonra bulduğunu da o gün öğrenmiştim.)

Öteki başyapıtı ise Batı edebiyatında geleceğe kimlerin kalacağına dair “alçakgönüllü bir kehanet.” Kanon, edebiyat tarihinden günümüze “hayatta kalan metinler bütünü” diye tanımlanabilir. Akla bir başyapıtlar listesi gelmemeli, çünkü Batı Kanonu’nda Bloom bize önce şunu öğretiyordu: Kanon kimsenin verdiği bir liste değildir ve tek bir kanon yoktur. Kanon tarihsel olarak eğitim kurumlarında okutulan kitaplardır. Oysa bu kitapların belirleyicisi (devlet, iktidar) edebiyatın kendi yasalarından çoğu kez habersizdir. (Örneğin, okul kitaplarına girmek her dönemde iktidara yaranmanın ödülüdür. Bu yüzden Cemal Süreya’nın dizeleri bizi gülümsetir: “Sözgelimi okul kitaplarına girmez şiirim / Bütün çocuklar anlar da.”) Bloom’un hatırlattığı gibi, kanona yalnız estetikle girilir ve estetik sosyal değil bireysel bir meseledir. Ona göre kanonun merkezinde bütün görkemiyle Shakespeare durur. Shakespeare kanonun kendisidir: Edebiyatın ölçütlerini ve sınırlarını o belirler. Gerçekten kanon oluşturan bir yapıt dindar/seküler ayrımını siler.

Harold Bloom yeni kitabındaysa edebiyata adanmış bir ömrün dökümünü çıkarıyor. Oscar Wilde, eleştirinin en yüksek biçiminin, iç dünyayı ortaya koymak olduğunu söylemişti. Bloom bu en ‘kişisel’ kitabında ilk kez çok sevdiği Wilde’ın izinden gidiyor. İyi edebiyatın güçlü seleflerle mücadeleden doğduğu, benliği gerçekleştirmenin tek yolunun sürekli okumak olduğu gibi tanıdık temalara da tekrar dönüyor. 90 yaşın eşiğinde, geceleri şiirler mırıldanarak uyandığını anlatıyor (“Kalan günlerimde şairlere ihtiyacım var”). Kitabın belki en çarpıcı sorusu, aslında edebiyatın (daha doğru sanatın) da can alıcı meselesi: Dünya yaratılmadan önce var olan sesi nasıl duyabiliriz?

O ilk ziyaretten sonra Bloom’un kapısını bir kez daha çalmıştık. Yine bir ikindi vakti, dünyada çok az gerçek eleştirmen kaldığından yakınmıştı. Klasik edebiyat eleştirisinin son büyük ismi, eleştirinin günümüzde can çekiştiğini anlattı. Vakit akşama yaklaştıkça sesinin tonu yükseldi. Marksist, feminist, yapısalcı vs. kuramların estetik yargıları geriye ittiğini söyledi. Bloom bütün bir “kültürel çalışmalar” alanını zararlı buluyordu. Fransızlara (Foucault, Barthes, Derrida) ve akademideki takipçilerine öfkesini gizlemiyordu. Yenilgiyi kabul ediyordu ama sonunda haklı çıkacağından, bütün kuramların eskiyip sadece estetik değerin kalıcı olacağından emindi.

Hava kararmadan vedalaşıp yaprakların örttüğü sokakta, ömrünün ve savunduğu edebiyat geleneğinin sonbaharını yaşayan eleştirmenin penceresine son kez bakarken aklımda bir başka Fransızın dizesi vardı. Galiba Harold Bloom’u en iyi o dize anlatıyor: “Ten hüzünlü heyhat… Ve okudum bütün kitapları.”

 

Harold Bloom, Possessed by Memory, Knopf 2019.