♦ Bizim gibi göçmen okurların birkaç yıl arayla tekrarladığı kitaplığı toplayıp yerleştirme ritüelini en güzel Walter Benjamin anlatmıştı: “Kütüphanemi yerleştiriyorum. Kitaplar henüz raflara yerleşmiş ve düzenin sıkıcılığına boğulmuş değil. […] Sizden istediğim, kendinizi be­nimle birlikte, açılmış sandıkların dağınıklığında, ahşap tozuy­la dolmuş havada, küçük kâğıt parçalarıyla kaplı döşemenin üs­tünde, iki yıllık bir karanlığın ardından biraz önce aydınlığa ka­vuşmuş kitap ciltleri arasında varsaymanız.” Benjamin “Kütüphanemi Yerleştirirken” başlıklı o denemesinde, kitaplarından söz eden insanın aslında kendisini anlattığını söylüyordu. Kütüphane, kimliktir.

♦ “Çok kitap” gerçeğiyle hep evden eve taşınırken yüzleşiriz. Taşınılan kentler, kutulanan kitaplar, alınan mesafeler değişir—taşınmanın yorgunluğu değişmez.

♦ Aslında çok kitap yoktur, az kitap rafı vardır. Kütüphane kurmak için ön şart kitap sayısı değil raf sayısıdır. Bu yüzden gerçek bibliyofiller “fazla kitap” sözüne pek anlam veremezler: Kitaplar odalara sığmaz olduysa suç kitap biriktirende değil, rafları küçük yapandadır.

♦ Kitap yerleştirirken aslında anılarımıza döndüğümüze de değiniyordu Benjamin. Hangi satırların altı çizilmiş, sayfa kenarlarına neler yazılmıştır? İyi bir okurun kitaplığına bakarak yaşamöyküsü pekâlâ kaleme alınabilir. Orta Amerika’da bir sahaf dükkânında rastladığım, efsanevi editör Maxwell Perkins’e ait mektupların (1987) arasından dolmakalemle yazılmış bir alışveriş listesi çıkmıştı. Herkesin ilgi duyacağı bir kitap değil: Listenin sahibi bir editör ya da yazar adayı mıydı? Hâlâ hayatta mı? Elime geçen ikinci el polisiyenin sayfaları arasındaki Londra uçak bileti kimindi? New York’ta büyük bir kitap satışında bulduğum Puşkin biyografisinin arasında kalmış 1987 tarihli fiş bir Rus göçmene ait olabilir mi? Eski kitapları yaşatmak, hiç tanımayacağımız insanların anılarını da korumaktır.

♦ Yeni bir ülkede ‘yeni’ bir hayata başlamanın ne demek olduğunu, sıfırdan kütüphane kurarken anlarsınız. Gurbet biraz da geride bıraktığınız kütüphaneyi özlemektir: Sıladaki kütüphanenizden arada bir selam gibi birkaç kitap gelir. Çağın büyük sürgünlerinden birinin Altunizade’deki kütüphanesinden kitap isterken, o kitabın hangi rafta, kaçıncı sırada olduğunu da belirttiğini tanıklarından dinlemiştim. Bazen kitaplığınızdan ayrılırsınız, o sizden ayrılmaz.

 Kış Uykusu filminin baş kişisi (Aydın) şöyle diyordu (Haluk Bilginer sesiyle okunacak): “Ben evim, odam, kitaplarım neredeyse kendimi oralı hissederim.” Belki gerçek sürgün, ülkemizden değil kitaplarımızdan ayrı düşmektir.

♦ Kâğıdın ölümüne dair kehanetler tutarsa birkaç kuşak sonraki okurlar kitap yerleştirme sanatının lezzetlerinden habersiz büyüyecek. Gelgelelim ciltlerce kitabı oradan oraya gezdirmek yerine tabletinde taşıyan aklı başında okur, e-kitabın nimetlerini inkâr etmeyecektir. Kindle, Kobo, Sony Reader—bugüne dek hepsini denedim. Tabletimdeki kitaplar, beni taşınırken daha çok kutu hazırlamaktan kurtardı. Yine de kitap kapaklarını okşamak ve kâğıdı koklamak, taşınmanın tesellisi—yorgunluğa değiyor.

♦ Raflarda sırt sırta duran kitapların birbiriyle konuştuğunu, hatta savaştığını Graham Swift hayal etmişti. Öteki yarısını özleyen kitaplar da var mıdır? Mesela Hulki Aktunç’un toplu öykülerinin ikinci cildini (yine bir haziranda) yanıma almıştım, ilk cilt Türkiye’de kaldı. Bazen bir cildin ötekini aradığını düşlerim. (Aktunç’un ölüm haberi de haziranda gelmişti—“Hayguhi Haziranda Yaşadı, Haziranda Öldü.”)

♦ Sade kitaplıklar, gösterişli olanlardan daha besleyicidir. Yıllardır taşınmalar bana bir şey öğrettiyse bunu öğretti. Thoreau da “Basitleştir, basitleştir!” diyordu; yaş ilerledikçe yalınlaşmak istiyor insan. Derslerde işime yarayacak kitaplar dışında artık yalnızca şiir kitaplarını, bir avuç denemeyi, klasikleri (Enis Batur’un deyişiyle “nektarı yüksek” metinleri) elimin altında tutmak isterdim. Çünkü zamana onlar dayanacak.

♦ Kitapların tozunu almak, belleğin de tozunu almak gibi… Taşınmak kitapları olduğu kadar zihni de hantallıktan kurtarıyor. Ben de kitaplarını elden geçiren her okur gibi temizleyerek ilerliyorum. ‘Süreç’te iktidara yanaşma fırsatını kaçırmayanların, ortayolcuların, ‘ama siz de…’cilerin yazdıklarını kitaplığımdan atmıştım. Bu taşınmada da Türk-İslam sentezcisinin (buraya ne zaman, nasıl gelmiş?), ana dilini kullanmayı bilmeyen akademisyenlerin, iktidardan nasip kollayan şairlerin kitaplarından kurtuldum.

♦ Habent sua fata libelli: Her kitap kendi serüvenini yaşıyor.

 

(2015-2019)