İnsan sadece hatırlayarak hayata tutunabilir mi? Bir romanın bellekte kalmış bölük pörçük sahneleri kişiye yaşama gücü verebilir mi?

Bu sorular 1940 kışında, Moskova’nın kuzeydoğusundaki bir esir kampında savaş tutsaklarının aklından geçmişti.

O Sovyet kampına gönderilen binlerce Polonyalı asker, Stalin ile Hitler’in yaptıkları gizli anlaşmayla ülkelerini aralarında bölüşmeye karar verdiklerinden habersizdi. Alman işgalinin hemen ardından Sovyet ordusu da Polonya’ya girince teslim olmak zorunda kalmışlardı.

O tutsaklardan 22 bini (anılarıyla, hayalleriyle, umutlarıyla tam yirmi iki bin insan) Stalin’in emriyle infaz edildi. 395 tutsaksa -hâlâ bilinmeyen nedenlerle- öldürülmedi, iki yıl boyunca kampta tutuldular. (Sovyet rejimi katliamla ilgisini hiçbir zaman kabul etmedi. 1990 yılında Gorbaçov, Sovyet istihbaratının Katyń katliamındaki rolünü itiraf edecekti.)

Katliamdan kurtulanlardan biri de Józef Czapski’ydi.

Polonyalı bir ressam olan Czapski 1924 yılında, henüz yirmili yaşlardayken beş parasız Kraków’dan Paris’e gitmiş, yaşamını resim sanatına adamanın hayalini kurmuştu. 1930’ların sonunda ülkesine döndü, Alman ve Rus ordularına karşı savaşırken kendini Lubyanka zindanında buldu. (1930’lu yılların Polonyalı sanatçılara neler yaptığını biliyoruz: Czapski’nin esir düştüğü günlerde Witkiewicz intihar etmiş, Gombrowicz yıllarca bitmeyecek sürgününe başlamıştı. O yıkıntılar arasında bir tek Miłosz yeniden bir hayat kurabildi galiba—onun da nasıl bir ruh bölünmesi yaşadığı şiirlerinde görülür.)

İşte o kampta ölümün soluğunu ensesinde hisseden tutsak askerler, her akşam toplanıp bir konuda tartışmaya karar verdiler. Herkes en iyi bildiği konuyu anlatacak, entelektüel uğraş onları yaşama bağlayacaktı. (Geçenlerde Zafer Özsoy yazdı: Bugün hapisteki gazeteciler de benzer bir şey yapmış, 15 Temmuz’un ardından gözaltında akıl sağlığını korumak için herkes kendi uzmanlık alanında ders vermiş… 1940’ların Sovyet rejiminden 2010’ların Türkiye’sine!)

Józef Czapski (1896-1993)

O toplantılarda Czapski, Marcel Proust’un romanı Kayıp Zamanın İzindehakkında konuşmayı seçti. Ressam, yedi ciltlik romanı tutkuyla seviyordu. Gençliğinde Paris’e vardığında Proust öleli henüz aylar olmuştu ama romancının ünü gittikçe yayılıyordu. Genç Czapski, merakla Kayıp Zamanın İzinde’yi okumaya girişmiş, ilk denemesinde başarısız olmuştu. Daha sonra -bir aşk serüveninde yaşadığı hayal kırıklığının ardından- romana yeniden döndü, böylece ömür boyu sürecek tutku başladı. Roman yıllar sonra, Sovyet kampında Czapski ve arkadaşlarına direnme gücü verecekti. (Proust sayesinde yaşama tutunan ilk mahkumlar onlar değildi. Yazar Varlam Şalamov da Gulag’da tutsakken eline bir yerden Guermantes Tarafı‘nın geçtiğini, kamp koşullarının kötülüğüne ve yorgunluğuna karşın romanın o cildini tutkuyla okuduğunu anlatır: “Proust, uykudan daha değerliydi.”)

Bütün gün eksi 40 derece soğukta, ağır işlerde çalıştıktan sonra birkaç düzine Leh subay akşam Proust dersi dinliyorlardı. Kamptan kurtulma umudunu yitirmiş olsalar da en umutsuz koşullarda entelektüel uğraşın verdiği cesaret ve mutluluk az şey değildi.

Czapski’nin tutsak arkadaşlarına verdiği Proust derslerini iki subay kayda geçirdi. İşte o notlar geçenlerde yayımlandı.*

Czapski dersleri verirken yanında tek sayfa olmaksızın romanı hatırlamaya çalışmış. (Yapıtın önemli sahnelerini kusursuz bir biçimde hatırlayışı şaşırtıcı… Neredeyse sözcüğü sözcüğüne alıntılar yapıyor.) Hatırlayış üzerine edebiyat tarihinin en görkemli romanını hatırlamaya çalışarak verilen o dersler, sadece bu yönüyle bile edebiyat tarihinde yerini almayı hak ediyor.

Bir esir kampında ölümü beklerken Proust konuşmak, yüzyıl başı Fransız burjuvazisini anlamaya çalışmak tuhaf görünebilir. Oysa yazının büyüsü burada ortaya çıkıyor. Çünkü edebiyat en ilgisiz görünen ayrıntılarla varoluşun sırlarını sezdirir.

Kayıp Zamanın İzindehatırlayış, ölüm ve yaşamdaki gösterişçilik üzerine bir başyapıttır. Czapski de bu üç tema çevresinde dolaşırken kurtuluştan umudunu kesmiş olmalı ki Proust’un anlatıcısının ölüm karşısındaki kayıtsızlığını öne çıkarmış derslerinde. Akla Alain de Botton’un ünlü kitabının adı geliyor: Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?(De Botton’un ardından bir dizi yavan kopyasını yazdığı o kitap, Proust’un yapıtının günlük yaşamlarımıza nasıl ışık tutabileceğini ele alan iyi bir ‘buluş’tu.) Proust, 1940 kışında ölümü bekleyen tutsakların yaşamını gerçekten değiştirmişti.

Proust’un anlatıcısı çaya batırdığı ‘madlen’in çağrışımlarının peşinde belleğin kuytularına dalar. Czapski de romancının izinden gidiyor: Sibirya’daki bir esir kampında romanı hatırlamaya çalışırken, mesafenin aslında belleği kamçıladığını da öğretiyor.

Kendi kayıp zamanlarının izindeki tutsak subaylar, camların buz tuttuğu o soğuk kış gecelerinde acaba neler düşündüler? Rüyalarında Swann’ı gördüler mi, Odette’i andılar mı? (Hilmi Yavuz’un o güzelim dizesini arada mırıldanırım: “Nerden de andım sizi Odette’le Swann!”) Dahası, Proust perdeleri açılmayan odasına çekilmiş, yatağına uzanıp romanını bitirmeye çalışırken bir gün Rus steplerinde tutkuyla tartışılacağını hayal eder miydi?

Czapski ve arkadaşları 1941’in eylülünde Stalin tarafından bağışlanıp serbest bırakıldı. (Rus diktatör merhametinden değil, Polonyalı esirlerin eski müttefiki Nazilere karşı kullanılabileceğini düşündüğü için serbest bırakmıştı onları.)

Józef Czapski yaşamının geri kalan bölümünü resim ve yazı çalışmalarıyla geçirdi. Yaşamından o katliamın gölgesi hiç çekilmedi. Kitaba yazdığı önsözde, sanat hayatımızı kurtardı, diyor. Sanatın gücüne hep inanmış—96 yaşında, neredeyse gözleri görmez halde öldüğü günün sabahında huzurla Chopin dinlemiş. Son sözleri “Holde Kunst” (asil sanat) olmuş.

Bir kez daha: İyi edebiyat kurtarıcıdır.

 

* Józef Czapski, Lost Time: Lectures on Proust in a Soviet Camp (Trans. Eric Karpeles), NYRB 2018.