Çocuklar saf okurlardır. Düşle gerçek arasındaki çizgi zihninde tam belirmediğinden, bir çocuk okuduğu ya da dinlediği kitabın dünyasına kolayca girer: Masalların, çocuk kitaplarının büyüsü biraz da buradan geliyor. Alice’in harikalar diyarındaki serüvenlerinin sonunda her şeyin bir rüya olduğunu öğrenince pek azımız hayal kırıklığı yaşamışızdır. (Alice’in dünyasına dalan minikler hikâyeyi öyle benimsemişlerdir ki, sahaf A. S. W. Rosenbach’a göre kitabın ilk baskısının çok nadir bulunmasının sebebi çocukların bazı sayfaları koparıp yemiş olmalarıdır.)

Çocuklar eğlenmek, heyecanlanmak, korkmak, can sıkıntısını gidermek için okur. Henüz faydacı bir okuma değildir bu. Çocuk, sahih okurdur. Sayfaları rüyaya dalmak ve rüyasını sürdürmek için çevirir—çok geçmeden eğitim sistemi ona “gerçeklerin farkına varmak” için okumasını öğretecek, büyüyü bozacaktır.

Aslında bütün okuma serüvenimiz çocukken okuduklarımızın lezzetini yeniden bulmak için hayat boyu süren bir arayıştır. Yaz ikindilerinde bir Jules Verne romanına dalıp gitmenin ya da karlı bir kış akşamı Sherlock Holmes’un maceralarında kaybolmanın tadını bir daha alabilen kaç yetişkin var? J. G. Ballard, 60’lı yaşlarında şöyle demişti: “Beş on yıl önce hangi kitapları okuduğumu unuttum ama çocukken okuduklarımı hiç unutmuyorum.”

Çocukluk okumaları zihnimizi ve duygularımızı biz farkında olmadan biçimlendirir. O ilk okumaların yaşam değiştirdiği de olmuştur: A. S. Byatt yazarlığını erken yaştaki astım hastalığına ve yatakta kitap okuyarak geçen günlerine borçlu olduğunu söylemişti. (Yıllar sonra Proust’u keşfedince, başyapıtını yatarak kaleme alan Fransız romancının dünyasındaki birçok şey Byatt’a tanıdık gelmiş.) Küçük yaşta okulu bırakan Doris Lessing de yazının büyülü dünyasına “yeryüzünün en demokratik mekânı” dediği bir halk kütüphanesinden açılmış.

İlk kitapların hikâyesinden önce duygusunu ve kokusunu hatırlarız. Çocukluk odamızın duvar rengi bile zihnimize o kitabın anısıyla işlenmiştir. (Diyelim on yaşına dönmek için Define Adası‘nın sayfalarını çevirmekten daha kısa yol olabilir mi?) Belki özlem duyduğumuz kitap değil, o kitabın bize okunduğu vakitlerin anısıdır.

Bellekte iz bırakan, bazen de bir kitabın belli bir baskısı olur. Hangi Robinson Crusoe baskısını okurken ıssız ada özlemiyle yanıp tutuşmuştuk? (Daniel Defoe’nun romanının sadece kendi dilinde 800’den fazla farklı basımı var.) Resimleriyle büyüleyici Gulliver’in Gezileri hangi baskı, kimin çevirisiydi? Gulliver’in resimli baskılarındaki çizimler birçok okurunun zihninde hikâyesinden daha çok yer etmiş, bir tutkuya dönüşmüştü. (Pek bilinmez: Edward Said ölmeden önce Jonathan Swift hakkında bir kitap yazmak istiyordu.)

Harflerin anlamını çözer çözmez (ki bu aslında bir mucizedir) yapılan ilk okumaların yıllar sonra bize büyülü görünmesi sadece çocukluğa özlemden mi kaynaklanıyor? İnsan hayatının ayrı bir dönemi olarak “çocukluk” kavramının ancak Ortaçağ’dan sonra belirginleştiğini Philippe Ariès’ten bu yana biliyoruz. Eski zaman insanları büyüsüne kapıldıkları çocukluk hikâyelerini nasıl adlandırıyordu?

Adı ne olursa ne olsunokur olmak yaşam boyu o yitik lezzeti aramaktır. Bu yüzden, anne baba olmanın en güzel yanı çocukluğun kitaplarını yeniden keşfetmek… Yine de düşünmeden edemiyor insan: Çocuk edebiyatının devlerinin (Beatrix Potter, Maurice Sendak, Dr. Seuss, Louisa May Alcott, C.S. Lewis, and J.M. Barrie) çoğunlukla çocuksuz yazarlar olması ne anlama geliyor?

Çocukluğun kitaplarına gönül borcu bitmez. Edip Cansever, “gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk / hiçbir yere gitmiyor” demişti. İlk kitaplara hâlâ o göğün ışığı vuruyor.