Kuşlar yeryüzünü terk ediyor.

Geçen yarım yüzyılda Kuzey Amerika’daki kuşların sayısı yüzde 30 azalmış. Science dergisinde yayımlanan ve bilim insanlarını afallatan araştırmaya göre Batı yarımkürede artık üç milyar daha az kuş var.

Kuşların neslini tüketen sebeplerin başında iklim değişikliği geliyor. (700 milyondan fazla çayır kuşunun yok olmasına yol açan ilaçlama yöntemleri gibi sebepler de var elbette.) İşin can sıkıcı tarafı, yok olmaya yüz tutan kuşlar nadir türler değil—kardinal kuşları, serçeler, güvercinler, alakargalar… Bir bilim insanının dediği gibi: Dünyada serçelerin sayısı azalıyorsa gerçekten bir sorun var demektir.

Kuşlardan önce arıların benzer bir tükenişle karşı karşıya kaldığını biliyoruz. Son 15 yılda bal arısı kolonilerinin yüzde 90’ı yok oldu. Sanki dünyadan ilham çekilmiş gibi, hava değişiyor, gökler boşalıyor.

Kuşsuz bir dünya iklim felaketinin en tanıdık imgesidir. Çevre hareketinin öncü kitabı sayılan Rachel Carson’ın Sessiz Bahar’ı kuşların sustuğu bir ortama göndermeydi—o yeni dünyada narbülbülleri, güvercinler, alakargalar, kumrular, çalıkuşları susmuştur. Kuşların ve kuş sesinin olmadığı sabahların neye benzeyeceğini anlatıyordu Carson.

İlk günden beri kuşların varlığı iklim tartışmasının başlıca konularından oldu. Gelgelelim, iklim sorunu sadece iklim sorunu değildir (tıpkı Gezi’nin sadece parkla ilgili olmaması gibi). İklimin kapitalizmle, sınırsız tüketimle, açgözlülükle, insan onuruyla, dünyada yaşama kabiliyetimizle, geleceğimizle ilgisi var. İklim ve bilim karşıtlığının ABD’de sağ milliyetçiliğin yükselişiyle kesişmesi, Türkiye’de doğaya karşı hoyratlığın İslamcı popülist iktidarla doruğa çıkması rastlantı değil.

İklim konusunda duyarlılığın öncülerinden Naomi Klein yeni kitabında* artık “barbarlık çağı”na girdiğimizi söylüyor. Klein’a göre iklim değişikliğine karşı önlemlerin gerilemesiyle ırkçılığın yükselişi, birçok insanın evini terk etmek zorunda kalışı (örneğin Porto Riko) arasında doğrudan bir ilişki var.

“Kişisel olarak iklim değişikliğine karşı ne yapılabilir?” sorusuna dürüst bir yanıt veriyor Klein: Hiçbir şey. Bu küresel sorun ancak küresel bir hareketle çözülebilir. (Greta Thunberg’e kaş kaldıranların, bir genç kızın cesaretini küçümseyenlerin, Greta’yı görünce umutlanmak yerine huysuzlananların ıskaladığı nokta bu—bir küresel hareketin başlama potansiyeli.)

Kuşsuz bir dünya belki de iklim barbarlığının en can acıtan sonucu olacak. Peki, kuşları bu kadar can alıcı kılan ne? Belki de insanın doğayla ilişkisini simgeleyen canlı olmasıdır. İnsanın rüyasını (uçmak: özgürlük) gerçekleştirmesidir. Ama kuşların insandan temel bir farkı daha var: Doğal çevreleri bozulunca insan gibi onun nasıl düzelteceği üzerine düşünmezler. Kuşlar giderler.

Kuşlar yalnız doğal yaşamın değil, kültürün de bir parçasıdır. Romalılar savaşa karar vermeden önce kuşların uçuşunu izler, kuş gözetleyicilere danışırlarmış. Kuşlara “kanatlı sözcükler” diyen Homeros’a bakılırsa dünyayı en iyi gören, kuşların uçuşunu izleyendir. Aristofanes’e göre, kırlangıçların görünmesi yazlıkların sandıktan çıkarılmasını haber verirmiş. Walden Gölü’nde Thoreau iyi bir kuş izleyicisiydi. Emily Dickinson kuşların hareketlerinden ince anlamlar çıkarırdı.

Türk edebiyatında bu felaketin erken habercisi Yaşar Kemal’di. Kuşlar da Gitti adlı novellasında İstanbul’un kenar semtlerinde kuş avcılığı yapan çocukları anlatmıştı. O kitapta kentin çirkinleşmesiyle, yaşanmaz hale gelmesiyle kuşların çekip gitmesi arasında doğrudan ilişki vardır.

“Kuşlar unutkan olur, gene gelecekler” demişti Yaşar Kemal. Biz o iyimserlik eşiğini çoktan geçtik—kuşlar geri dönmeyecek.

Kuşlar gidince yaşadığımız yerler aynı olmayacak.

Kuşların terk ettiği gökyüzüne daha az bakacağız. Daha mutsuz olacağız.

Çünkü gökyüzüne bakmanın mutlulukla bir ilgisi var.

 

Naomi Klein, On Fire: The (Burning) Case for a Green New Deal, Simon & Schuster, 2019.