Çocukluğuma ilişkin anımsadığım ilk görüntülerden biri, salonumuzun duvarındaki sigara paketi koleksiyonu: Maltepe, Yeni Harman, Samsun, Silahlı Kuvvetler paketleri zihnime tek bir imge olarak kazınmış. Sonraki yıllardan sehpadaki sigara tabağını anımsıyorum: Best, Rothmans, Dunhill, Kent paketlerini bugün bile tanırım. Yine de erken yaşta tütüne heveslenmedim. Gizli sigara içmenin yasaklı tadı bile çekmememişti beni, yatılı okulda ‘keş’ler tüttürmek için izbeye çekilirken ben iç bahçeye çıkardım.

Gelgelelim, sıkı dostlarım hep tiryakiler oldu. Filtresiz Gitanes’ı iştahla içine çeken, tek oturuşta yarım paketi tüketen, çorba içerken bile sigara molası verenin dilinden anlarım. Öyle dostlar ki bazıları yaşamöykülerine, tıpkı Gregor Hens gibi, “Nikotin” adını verebilirdi. 

Sigara bağımlılığının başat sebebinin özenti değilse yalnızlık (yatılı okul, askerlik, depresyon) olduğu söylenir. Bence tiryakiliğe giden en kestirme yol yazıdır. Edebiyat çevreleriyle tanıştığımız yıllarda sigara hâlâ şairliğin şanındandı. Masada şiir tartışılıyorsa sözü mutlaka sigara dumanı tamamlardı. Attilâ İlhan gibi birkaç istisna dışında tiryaki olmayan şair yok gibiydi. (Attilâ İlhan edebiyatçının çelik iradeli olması gerektiğini düşünür, alkol ve sigarayı bir şair için zaaf sayardı.) Hilmi Yavuz bile ‘yakmadan’ içerdi. (Gerçi Hoca’nın tütünle geçmiş ilişkisi çok renklidir.) Kısacası, konu şiirse tüttürmemek ayıp sayılırdı.

“Nasıl olsa başlarsın” diyen şair haklı çıktı: Bir gün pipoyu denedim, Winston’la bir süre oyalandım, ardından Pall Mall’da karar kıldım.

Tutkulu değil mesafeli bir ilişkiydi—bırakmak kolay oldu.

Oysa edebiyatçılar sigarayı tutkuyla sever. Başta elbette tiryakiliğini hem fotoğrafı hem şiiriyle (“bitkin akşamlar nikotin”) ölümsüzleştiren Necatigil geliyor. Onun şiirinde “erir boy’na sigara”… Birinci sigarasını zincirleme içtiğini, Beşiktaş’taki odasının hep ‘dumanaltı’ olduğunu tanıklarından dinlemiştim. Tütün yaşamının doğal bir uzantısıymış, bunu sigara paketlerinin üzerine şiir yazmasından anlıyoruz. Necatigil’in ölümü de o yüzden oldu. (Bu ölüm Salâh Birsel’i öyle etkilemiş ki, nihayet sigarayı bırakmaya karar vermiş.)

Edip Cansever tiryakiliği “Neden olmasın, yeni yakılan bir sigarayla da anlatılabilir şiir” diye romantize etmiş, Dıranas sigara içmeyen kişiyi bacası tütmeyen eve benzetmişti. Mehmet Âkif’in itirafında ise gerçek bir tiryakinin içtenliği var: “Sigara terk edilmez, sigarayla mütareke yapılır.” Aynı çaresizliği Mark Twain o bildik alaycılığıyla anlatır: “Sigarayı bırakmak dünyanın en kolay işi… Nereden mi biliyorum? Binlerce kez bıraktım da oradan…”

Belki Kurt Vonnegut haklı, sigara içmek intihar etmenin en klas yolu olabilir. Ama Ingeborg Bachmann’ın yazgısını düşününce süslü laflar anlamsız görünüyor: Bachmann elinde yanan sigarayla uyuyakalmış, çıkan yangında kurtarılsa da birkaç hafta yaşayabilmişti (aynı kaza ruh akrabası Clarice Lispector’un da başına geldi, Brezilyalı yazar ağır yaralı kurtuldu).

e05b11194664a1df3fc6b5d44bbb06ab
Ingeborg Bachmann, Paul Celan

Tiryaki güzellemelerinin öteki yüzüne bakmak için bugünlerde iyi bir sebep var. Sigaranın siyasi tarihi* bambaşka bir resim koyuyor önümüze.

Yirminci yüzyıl başında Amerika’da sigara ayıplanan bir şeydi, ülkeye göçmenlerin taşıdığı bir kusur olarak görülüyordu. Bu algı Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte değişti. Büyük Savaş sigarayı meşrulaştırdı, kötü bir alışkanlıktan milliyetçilik sembolüne çevirdi. Cephede Kızılhaç bile askerlere sigara dağıtıyordu. İkinci Dünya Savaşı bittiğinde ise sigara Amerikan yaşam biçiminin ve ekonomisinin vazgeçilmeziydi. (Kadınların dörtte biri, erkeklerin yarısından çoğu artık ‘aktif’ içiciydi.) Soğuk Savaş boyunca ‘komünizm tehlikesi’ bahanesiyle dünyaya satılan tütün Amerikan ekonomisinin belkemiğiydi.

Sigara ile kanser arasındaki ilişki 1964’te kesinleşse de 2000’li yıllara kadar tütüne özendirmek Amerikan dış politikasının ve kültür savaşlarının bir parçası oldu. Bunda Hollywood’un payı da inkâr edilemez: Sigara Amerikan rüyasının tamamlayıcısıydı. Marlboro adamı sadece sigara değil bir yaşam vaat ediyordu.

Sarah Milov kitabında, milyonlarca insanın sigara bağımlısı olmasının ve erken ölümünün sorumlusu olarak kapitalizmi gösteriyor. Sigara dumanını havaya savurup devrim düşlemenin nasıl bir paradoks olduğunu anlatıyor özetle… Aslında sigaranın dumanında romantik hülyalar değil geç kapitalizmin vahşeti tütüyor.

Gelgelelim, her zamanki gibi sistem kendini temize çıkarıyor: Bugün sigara tiryakiliğinin sadece kişisel bir zaaf olarak sunulması, kapitalizmin kötülüklerini unutturuyor.

Sigara yakmayalı çok uzun zaman oldu. Tütünü değil ama tütünlü günleri özlüyorum: Bir ilkyaz ikindisi, kavak ağaçlarının gölgesindeki parkta oturmuşuz. Kahvelerimizi içerken hayattan konuşuyoruz. Oktay Rifat’ın “bir cıgara içimi” dediği zaman aralığında susuyoruz. Duman aramızda yavaşça dağılıyor.

Bir gün o parkta yine oturacağız. İşte o zaman son bir sigara yakacağım.

 

The Cigarette: A Political History, Sarah Milov, Harvard University Press, 2019