Bir önceki ‘on yıl’ biterken bir dosya hazırlamıştık: “On Yılın Kısa Tarihi.” 2000’lerin ilk on yılında edebiyatta ve dünyada neler olup bittiğini gözden geçirmek, hafıza tazelemek istemişiz (Kitap Zamanı’nın editör notunda öyle yazmışım). O onluk dilimde neler olmamış ki: 11 Eylül, ekonomik kriz, bitmeyen savaşlar, doğal felaketler… Edebiyat dünyasında ölümler iz bırakmış: Necati Cumalı’dan Tomris Uyar’a, Attilâ İlhan’dan Dağlarca’ya, Edward Said’den Susan Sontag’a, Sebald’dan Márquez’e yirminci yüzyılı yapan son kuşak aramızdan yavaşça çekilmiş.

Geride bıraktığımız on yıl bana Dickens’ın o ünlü giriş cümlesini anımsatıyor: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu…” Şimdi dönüp bakınca bu dönem -dünyanın büyük bölümü için- yokuş aşağı bir yolculuğa benziyor.

(Aslında Bertrand Russell’ı izleyerek önümüzdeki yılı bir başlangıç değil bir son sayabiliriz: Russell on dokuzuncu yüzyılın 1900 yılında bittiğinde ısrarcıydı—1899’da değil. Yine de genel eğilime uyup 2020’yi bir başlangıç sayıyorum.)

Böyle şeyleri pek hatırlamam ve önemsemem ama geride kalan ‘on yıl’a girdiğimiz dakikalar aklımda kalmış: Kalamış’tan gökyüzüne bakıyordum (on yıldır Türkiye’de geçirdiğim bir avuç geceden biriydi). Bütün bir dönemi kısa görüntülerle hatırlıyorum: New York’un taşrasındaki bir kafede gazeteye yazı yetiştirdiğim sabah (yıllar sonra aynı masada kayyım tarafından işten atılışımızın haberini almıştım), okyanus kıyısında bir yaz ikindisi, Ortabatı’nın düzlüklerindeki bir şafak vakti, 2016 sonyazının yorgun günbatımları, kızımın dünyaya ilk baktığı geceyarısı…

Hayatla tasarılar her zaman örtüşmüyor: On yıl biterken gazetedeki odamda edebiyat tartışmayı umuyordum, kendimi Amerika’nın güneyinde bir üniversitede ders verirken buldum. Bunun iyi mi kötü mü olduğunu düşünmektense sık sık Necatigil’in dizesini mırıldanıyorum: “Yetin, yerin olanla!”

Geçen on yıl boyunca her mevsim bir yenisini açtığım küçük defterlere günlük işleri not düşmüşüm. Defter sayfalarında geçmişe dönülebilir mi? (Proust öyle olduğuna inanıyordu.) Kuşbakışıyla 2010’lar sanki geçen yüzyıldan bu çağa yanlışlıkla konmuş bir kesit gibi görünüyor. “Memlekette muhalefet isyan manasına gelir,” denilen bir dönem baştan yaşandı. Bir de keskin dönemeç vardı elbette: Bir temmuz gecesi binlerce insanın hayatı değişti. Yakup Kadri’nin “hayatı ikiye ayıran macera” dediği gibi bir şeydi. Tarih kitaplarına “her şeyin değiştiği gün” olarak geçecek 15 Temmuz’da çocuklarını boğan devlet kimimizi savurdu, kimimizi dünyanın bir ucunda yeniden buluşturdu. Kimine madem ayaklarımız var, o halde göçmenlik iyidir, deyip yeryüzünü yurt bilmeyi, kimine çelmelerle uğraşmaya tenezzül etmeden, üstünü silkeleyip işine bakmayı öğretti.

Hayat insana çaresizlikten bir yaşama üslubu çıkarmayı öğretiyor—Empson’ın şiirindeki gibi: And learn a style from a despair.

Son on yılın en büyük kaybı kuşkusuz Hakikat’ti. Bile bile yalanlara inanan ya da inanmış görünen kitleler bütün dünyada demagogların, diktatör özentisi liderlerin, kindar otoriterlerin yükselişine yer hazırladı. Yaşam korkusunun alçalttığı, yalanların aptallaştırdığı insanların bunda sorumluluğu var. (Aristoteles’e göre aptallar –idiōtēs– evlerinde oturup sahtekârların kendilerini yönetmesine izin verenler, kendilerine dokunulmadıkça çürümüş bir düzeni kabullenenler.)

Önümüzdeki dönem olasılıkla bir önceki 20’lere benzemeyecek. Dünyayı yeni bir Caz Çağı beklemiyor. Kehanetlere, gizemciliğe gerek yok ama manzara iç açıcı değil. Malraux, yirmi birinci yüzyılda ‘inanç savaşları’nın tarihteki en büyük yıkımlara yol açacağını öngörmüştü—20’ler kritik bir eşik olabilir. Öte tarafta, kayıtlardaki en sıcak on yılı geride bıraktık. İklim değişikliğinin sonuçları gelecek kuşaklar için ağır olacak. On yıl sonra “Âlem yine ol âlem, devran yine ol devran” demeyeceğimiz kesin gibi görünüyor.

Yine de umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Kopkoyu bir çaresizliğin ortasında her şeyin birdenbire değiştiği sayısız örnek var tarihte.

Her sömestir ilk derse başlarken, öğrencilerime L. P. Hartley’nin sözünü anımsatırım: Geçmiş başka bir ülkedir. Yaşamlarımızın on yılı, içindekilerle birlikte, arkada kaldı. Bize artık yabancı bir ülke kadar uzak…

Reşat Nuri’nin bir roman kahramanı, yeni bir deftere başlamakla yeni bir hayata başlamak arasında benzerlik kurar. Geçen on yılla ve gençliğimizle birlikte eski defterleri de attım. Yeni bir defter açtım. İlk sayfaya başlığı yazdım: Zamanların en iyisi, zamanların