Evin yolunu ilk kaybettiğimde beş ya da altı yaşında olmalıyım. Yeni taşındığımız ‘lojmanlar’da biraz oynamaya çıkıp kaybolmuştum. Nereye gittiğimi ya da eve nasıl döndüğümü değil, sonraki konuşmaları anımsıyorum.

Tıpkı Alejandro Zambra’nın novellasındaki gibi… Çocukluğun, masumiyetin, kayıp bir kuşağa özlemin, diktatörlüğün, sokağa çıkma yasaklarının iç içe geçtiği anlatısına Eve Dönmenin Yolları adını vermişti Zambra. Birçoğumuz gibi kitabın anlatıcısı için de ‘eve dönmek’ bir adresi bulmaktan fazlasıydı.   

Sonra birkaç kez daha kayboldum. Aklımda ayrıntılarıyla kalan tek serüven, Taksim’in ortasında yapayalnız kalışımdı. İstanbul’a taşındığımız yaz, yatılı okul kafilesinden ayrılınca yönümü şaşırmış, halime acıyan bir yabancının yardımıyla eve -Fenerbahçe’ye- dönebilmiştim.

Eve dönmenin anlamını da orada, yatılı okulda öğrendim.

Walter Benjamin, hayatta hiçbir zaman telafi edemeyeceğimiz tek şeyin on beşimizdeyken evden kaçmamış olmak olduğunu söyler. (Haklı olabilir, yine de Benjamin’in son yolculuğunda bir ‘ev’ edinme umudunu yitirdiği için zehri içtiğini düşünmeden edemiyorum.) Evden ayrılmak eşsiz bir hayat dersidir. Dünyaya dışarıdan, bir yabancı gibi bakmayı öğrenir insan. Konakladığı her evi geçici görme yeteneğini kazanır. On ikinci yüzyılda yaşayan keşiş St. Victor’lu Hugo şöyle demiş: “Ülkesini güzel bulan insan daha yolun başındadır, her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür, ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir.”

Ben evden iki kez ayrıldım. Yatılı okulun kapısından girerken de, başka bir ülkeye uçarken de artık hiçbir şeyin eskisi olmayacağını biliyordum. İki yolculukta da midemin üstünde hissettiğim ağrı aynıydı.

Evsizlik —yani sürgünlük, mültecilik, göçmenlik, göçebelik— çağımızda yeni anlamlar kazandı. İnsanları ülkeden sürme geleneği (exsul: sürgün edilen kimse) yüzyıllar öncesine dayansa da (Ovidius, Dante, Petrarca) sürgünlerin ve mültecilerin siyasi kimlikle ötekileştirilmesi yirminci yüzyılın buluşu. Hitler, Yahudileri Luftmensch diye aşağılamıştı—ayağı yerden kesikler. Oysa göçmenlik (köksüzlük değil) iyidir.

Kısaca, eve dönmesi engellenen herkes sürgündür. Gelgelelim, sürgün, mülteci, göçmen arasında farklar var. Bu ayrımı Edward Said uzun boylu irdelemişti. Yirminci yüzyılın tipik sürgünlerinden, sürgün üzerine en önemli metinlerden bazılarını yazmış Said’in (Wallace Stevens’tan ödünç aldığı deyişle sürgüne “kış ruhu” diyordu) kavramsallaştırmasında bir mutlakçılık vardır. Said’e göre sürgünlük modern çağın en trajik deneyimidir, sürgünler ne yaparlarsa yapsınlar öksüzlük duygusundan kurtulamazlar. Son kertede Said sürgünü idealize ediyor, sürgünlerin çevrelerine maya çaldıklarını söylüyordu. Bu bakış ideal bir ‘ev’i varsayar. O ‘ev’ gerçekten var mı?

Bana kalırsa çağımızın sürgün ruhu bir idealden çok eve dönme özlemi, dönme isteğini yitirme, dönmeyi artık umursamama, dönemeyecek olmanın hayal kırıklığı, neyi yitirdiğini bilememenin pişmanlığı gibi duyguların kesişiminden ortaya çıkıyor. ‘Eve dönme’ duygusu hakkında yazılmış belki en güzel denemede eleştirmen James Wood bunu tek sözcükte özetlemişti: sonradanlık. Eve dönülse de dönülmese de artık her şey sonradandır, her şeye geç kalınmıştır.

Çağımız yeni bir evsiz sınıfı doğurdu, çünkü ev fikri artık iyice belirsizleşti. Evini özleyen ama dönmeyi hiç düşünmeyenler, onun yerine ailesini, yakınındakileri, uğraşını ya da anadilini ev belleyenler… Brodsky ülkesinden ayrıldıktan sonra Rusçayı evi saymıştı. Beckett yıllarca ‘kendini evinde hissettiği’ Fransızca yazsa bile ömrünün son aylarında anadiline -evine- döndü. Adorno yazıyı yeryüzünde mümkün olan tek ev bildi.

Ülkesine dönmek isteyen sürgün roman kahramanının, “Rusya’nın nasıl olduğunu unuttun galiba? Orada kaba saba insanlar var.” sözüne yanıtı şuydu: “Moskova’da insanlar hiç değilse Rusça kabalık ediyorlar.”

Gerçekten tek kalıcı ev dil mi? Şimdi başka bir ülkede, mesleğimi başka bir dilde yaparken, oturmuş Türkçe yazıyorum. Bu soylu bir direniş mi yoksa boş bir avuntu mu?

Sürgün, itiraf etmese de, kaçınılmaz bir yazgı gibi, ülkesine dönmeyi bekler. Gelgelelim, bu bekleyişin hayal kırıklıklarıyla bittiğini de biliyoruz. Çünkü her şey değişse de bazen aslında hiçbir şey değişmez. Sinekli Bakkal’daki işkencecinin romanın sonunda “hürriyet kahramanı” oluşu gibi… Bunu Âkif bir şiirinde anlatır: “Bir de İstanbul’a geldim ki bütün çarşı pazar / Naradan çalkanıyor öyle ya hürriyet var // Kimse farkında değil anlaşılan yaptığının / Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın…

Bugün sözcüklerin anlamları da değişiyor. “Sürgün”ün genellikle bireyleri, “mülteci”nin toplulukları çağrıştırması, sürgünlüğün daha saygın, mülteciliğin daha muhtaç konumlar olarak algılanması bu değişimle ilgili. (Ünlü bir gazetecinin “Ben sürgünüm, onlar kaçak” diye özetlenebilecek tutumu, bunun en iyi örneğiydi.)

Eve dönme özlemiyle bir daha dönmeme kararlılığı arasındaki modern evsizlik durumu ancak sürgünü romantize etmeden, soğukkanlılıkla anlaşılabilir. Çünkü eve dönmemek de tıpkı eve dönmek gibi öğrenilen bir şeydir.

Eve dönmenin yolunu çoktandır biliyorum ama ‘ev’ neresi, artık onu bilmiyorum.