Fırtına gece yarısından sonra çıkmış. Sabah uyandığımızda birkaç saat mesafedeki kentte evler yerle bir olmuş, insanlar ölmüş, ağaçlar devrilmiş, köprüler çökmüştü.

Denizsiz yerde fırtına —daha doğrusu kasırga— böyledir: Önüne kattığı her şeyi süpürür, duvarları dümdüz eder, arabaları üst üste yığar, yolları kapatır. Geriye bir enkaz kalır.

Kasırga buralara her bahar mevsiminde uğradığından haberlere pek şaşırmadım. Felaketin fotoğraflarına bakarken şaşkınlığımın asıl sebebi, gece yatmadan önce okuduğum birkaç sayfaydı.

Bir deniz felaketini intikam, aşk, sürgün, güç hırsı gibi insanlığın eskimez konularının sahnesine çeviren Shakespeare’in Fırtına’sını okumuştum önceki gece. Stratfordlu ozanın bir karakterine, “Cehennem boşalmış, şeytanların hepsi burada!” dedirttiği oyun… O gün ekranlara düşen sarsıcı görüntüler götürdü beni Fırtına’ya:

Kısacık videoda küçük bir bota doluşan sığınmacılar görülüyor. Dalgaları aşıp karşı kıyıya çıkacaklar. Sağ tarafta güvenlik güçleri beliriyor, önlerini kesiyor. Görüntülerde denizle gökyüzünün birleştiği çizgi rahatlıkla seçiliyor. Denizlerden daha derin olan tek şey, gökyüzü, ileride turkuaza çalıyor. Ufuk çizgisinin uzaktaki varlığı göçmenlerin çaresizliğini daha iç burkucu yapıyor. Filmlerdeki gibi, bot o çizgiye doğru yavaşça süzülerek gözden kaybolacak diye umarken iki el silah sesi duyuluyor. Suları delen kurşunlar yolcuları korkutuyor ve dalgalarla boğuşan dayanıksız bot sularda gelişigüzel sürüklenen bir yaprak gibi yönünü yitiriyor.

Haberi okuyorum: “Göçmenlerin ters dönen botun üstüne çıkarak hayatta kalmaya çalıştıkları bildirildi. Bir çocuk boğularak hayatını kaybetti.”

İnsanlığın en eski hikâyelerinden biri bu…

Galiba bilinen ilk örneği Yunus kıssasıdır: Balığın karnındaki yolculuk ve denizin ortasındaki çaresizlik o kıssayla birlikte bir arketipe dönüşür. Bütün zamanların en görkemli deniz romanı Moby-Dick’te Melville de bu kıssayı anar: “Ve balina, beyaz dişlerini, Yunus’un zindanına bir parmaklık gibi şırak diye indiriyor. İşte o zaman Yunus, balığın karnından Tanrıya yalvarıyor.” (Birinci Söz’de bir çöl yolculuğu anlatılırken Birinci Lem’a’da deniz yolculuğu anlatılmasının da üzerinde düşünmeye değer: “Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette…”)

Görüntülerde izlediğimiz de benzer bir yolculuk: Şanslı olanlar bir adaya ulaşacaklar. Tam bir özgürlük yolculuğu bile sayılmaz, olasılıkla adada sıkışıp bir çift kanadın hayalini kuracaklar. (Adaların birer hapishane olduğunu söyleyen Burton haksız sayılmaz.) Ancak kanat takabilenler —sınırları aşabilenler— özgürlüğe ulaşacak.

Oysa her şey çok daha basit olabilirdi. Sınırlar, pasaportlar, gümrükler şunun şurasında bir önceki yüzyılda icat edilmiş kontrol aygıtları… Böyle düşününce dünyada huzurun aslında ne kadar basit bir şey olabileceğine şaşıyor insan. Dünyanın o en güzel denizi sesiyle huzur vermeye yeterken…

Menteş’te bazen karanlıkta denize girer, uzanıp dünyanın o en yıldızlı göğüne doğru bakarken dalgaların sesini dinlerdik (98 yazı). Bazen bir fısıltıyla konuşan, bazen bir ağıt gibi uğuldayan, bazen yaralı bir hayvan gibi uluyan, bazen neşeyle ıslık çalan deniz sabahları mutlaka sessizliğe bürünürdü. Hâlâ hiçbir şey onun kadar gizemli gelmiyor bana.

O dinlediğimiz dalgaların çölünde şimdi göçmenler yolunu bulmaya çalışıyor.

Orwell’in 1984 romanında kahraman günlüğüne izlediği bir filmi not eder: Akdeniz’de mültecilerle dolu bir gemi batırılmıştır filmde… Bugün film değil bunun gerçeğini telefonlarımızın ekranından seyrediyoruz. Metafor değil bu, düpedüz gerçeklik: 1984’ü yaşıyoruz.

Dalgaların beşiğinde çocukların ölüme gönderilişlerini izliyoruz.

Bu kez katilleri tanıyoruz.

Akşam yeniden fırtına haberlerine bakıyorum. Nashville’de enkaz sanılandan da geniş bir alana yayılmış. Fırtınanın izleri haftalarca silinmeyecek. Oysa deniz öyle değil: Gerçek fırtınalar denizde olur ama iz bırakmaz. Denizin hafızası yoktur, derler. O her şeyi örter.

Bu kötülük çağının hikâyesi de denizlerde yazılıyor. Tıpkı Shakespeare’in oyunundaki gibi, gözünü güç hırsı bürümüş modern zorbalar çaresiz insanları fırtınanın kucağına itiyor. Ama deniz yine her şeyi örtüyor—köpürdükten sonra dinginleşiyor.

Yüzyıllardır olduğu gibi güneşin altında mavi mavi parıldamaya devam ediyor.