Uzun süredir masaya oturunca, sevdiğim bir romanda* geçen şu cümleyi tekrarlarken buluyorum kendimi: “İnsanın insana kötülüğünden başka yazacak bir şey yok.”

Gerçekten insanın insana yaptığı kötülüğün sınırı var mıdır?

Kötülük meselesine dönmemi sağlayan aslında başka bir kitap: Primo Levi’nin dilimizde Bunlar da mı İnsan adıyla (Zeyyat Selimoğlu çevirisi) yayımlanan anılarını ders için yeniden okumam gerekti. Levi, 24 yaşındayken Nazilere esir düşmüş, Auschwitz’te ölümü beklerken mucizevi bir biçimde kurtulmuştu. Kitap orada geçen 11 ayı anlatıyor. (Levi bütün hayatını aynı apartman dairesinde geçirmişti, doğduğu evden ayrı kaldığı en uzun süre, Auschwitz dönemiydi. 68 yaşında kendini aynı evin penceresinden aşağı bıraktı.)

Bunlar da mı İnsan adı, ölüme giden Yahudi tutsakların adım adım insanlıktan çıkarılışına göndermedir. (Özgün adı “Se questo è un uomo” olan kitap, daha sonra Batılı okurların anlamayacağı gerekçesiyle “Auschwitz’te Hayatta Kalmak” adıyla da yayımlandı.) Bu bir anlamda soykırım kurbanlarının insanlıktan çıkarılışının, insandışılaştırılmasının (dehumanization) öyküsüdür.

İnsandışılaştırma daha tutsaklar kamyona bindirilirken başlar. Nazi subayları ölüme gönderilen insanları “eşya” diye niteler: “650 parça eşya…” Auschwitz’te tutsaklar yavaş yavaş ‘insanlıktan çıkmaya’ başlamıştır… Nasıl olsa öleceğiz diye düşünüp en basit gereksinimlerini bile karşılamaktan vazgeçerler. Kampın suyu çamurlu olduğu için yüzlerini yıkama gereği duymazlar, örneğin. Gelgelelim, mesele yüzü temizlemek değil, yüz yıkama eylemini sürdürmektir. Çünkü çamurlu suyla da olsa yıkanmak, insana ait bir eylem demektir. Levi bunu anlamıştır—çare insan olduğunu unutmak değil, hatırlamaktır.

Benzersiz acılara tanık olmasına karşın Levi’nin nesnelliği sarsar okuru. Kitabı ölümden kurtulduktan kısa süre sonra yazmıştır ama daha Auschwitz’teyken kafasında yazmaya başlar—bir gün başından geçenleri anlatabilme ihtimali onu hayata bağlamıştır.

Levi’nin anılarında daha önce ıskaladığım bir sahne beni çarptı: Naziler kampı terk ettikten sonra aralarında Levi’nin de olduğu sağ kalan bir avuç talihli tutsak yiyecek ekmek bulur. Ekmeği bölüşürken aylar sonra ilk kez insana ait bir şey yaptıklarının ayırdına varırlar. O güne dek herkes hayatta kalma dürtüsüyle insanlığını unutmuştur. Ekmeği bölüşmekte insan sıcaklığı vardır. Kişiyi gerçekten hayata bağlayan, diye düşünür Levi, insan kalmaktır.

Ölüm kampında bir aylaklık anı (kesintisiz çalışılan bir kamptır Auschwitz—Arbeit macht frei), ayakkabı parlatmak, kirli suyla da olsa yüzünü yıkayıp ceketine kurulamak gibi en basit davranışlar bile insana ait olduğu için direnişe dönüşmüştür.

Peki, Naziler niçin insandışılaştırmayı seçtiler? Çünkü dehumanizition olmadan milyonlarca insanı soğukkanlılıkla katledemez, kadınları ve çocukları -ne kadar canavar olursa olsunlar- öldüremezlerdi. İnsan doğası kendinden olana işkence etmeye, öldürmeye ayarlı değildir—yapılanları kabullenebilmek için düşmanın “insan” olmadığına inanmak şarttır.

İnsandışılaştırma, bir anlamda, vicdanı susturma çabasıdır.

İnsandışılaştırmanın dilde başladığını biliyoruz: Hitler daha 1930’ların ortalarında Yahudileri “insandan aşağı” sayıyor, “parazit” diye tanımlıyordu. Rwanda’da Hutuların Tutsileri “hamam böceği” olarak görmesi soykırımı hazırlamıştı.

Nazi subayları Yahudileri, sakatları ve eşcinselleri gaz odalarına doldururken “alt düzeyde” canlıları öldürdüklerini düşünüyorlardı. 1943 yazına ait Auschwitz fotoğrafları (Levi’nin orada olduğu yaz) Nazi subaylarının her gün yüzlerce tutsağı ölüme gönderdikten sonra akşam hiçbir şey olmamış gibi eğlendiğini kanıtlıyor. Böyle bir şey başka nasıl mümkün olabilirdi?

İnsandışılaştırmada önce korkunç bir düşman imgesi üretilir. Ona inanç arttıkça sağduyu yiter, kitleler azgınlaşır, iletişim yolları kapanır. Tanıdık hikâye—“parazit”, “kanser hücresi”, “ur” gibi sözcükler düşmanlaştırılan kitlenin insanlığını unutturmak içindir.

Bugün Türkiye’de, örneğin KHK mağdurlarına ilişkin haberlere bir kesimin öfkelenmesinin sebebi bu: O haberler ötekileştirilenlerin “insan” olduğunu herkese hatırlatıyor. Toplumun vicdanının uyanacağından korkuyorlar. Mağdurların ailelerine yardım edenler, ekmeğini bölüşenler bile, ola ki insanlığı hatırlatırlar diye, tutuklanıyor.

İnsandışılaştırma ancak toplumun suç ortaklığıyla olur. “Fetö” derken sözcüğü normalleştiren, yalanı sıradanlaştıran, tırnak işareti kullanmayı çok gören herkesin cinayetlere ortak oluşu gibi… Cioran, bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum, derken estetik bir hayal kurmuştu. Daha ileri gidip şunu söyleyeceğim: Türkiye’de bir tırnak işareti yüzünden hayatlar karardı, insanlar öldü.

İnsan olduğunu unutanlarla insan kalmaya çalışanların hikâyesi bu… Ama göz ardı edilen bir şey var: İnsan görkemli bir serüvendir. Toplumdan umut kesilebilir, insandan kesilmez. Çünkü insan tükenmez.

İnsan kalmak, zamanın kötülerine karşı en soylu direniş gibi görünüyor bana. Bizi insan yapan ne varsa —her sabah tıraş aynasının karşısına geçmek, sevdiğimiz şarkılara dönmek, ağaçlı bir yolda aylaklık etmek, bir şiirden dizeler mırıldanmak, bir bebeği öpmek, mektup yazmak— direnişe dönüşüyor.

Çamurlu suya benzeyen bugünün ortamında yazıp çizmek beyhude görünebilir—değildir. Çünkü mesele suyu temizlemek değil, insan kalabilmek.

Masadan kalkarken, dünyada insanın insana kötülüğünden başka şeyler de var, diye düşünüyorum.

Yeni mektuplar yazmak için kalemime mürekkep çekiyorum. Tıraş oluyorum. Bebeğin üstünü örtüyorum. Kulaklığımı takıp kapıya yöneliyorum.

 

Kurtlar / Peride Celal