Bazı filmlerin tuhaf bir kaderi var: Sinema tarihinin en iyilerinden olmasalar da kuşaklar boyu toplumsal bellekten silinmezler. Türkiye sinemasında birçok Arzu Film yapımı böyledir. Ama aralarından birinin yeri hep ayrı: Canım Kardeşim (1973). İzleyenin midesine yumruk indiren, olasılıkla Türkiye sinema tarihinde en çok mendil ıslatmış, Ertem Eğilmez’in “Bir benzerini daha yapmayacağım” dediği film…

Canım Kardeşim kansere yakalanan küçük Kahraman’ın (Kahraman Kral) son günlerini anlatıyor. Abisiyle (Tarık Akan) birlikte yaşayan öksüz ve yetim Kahraman’ın en büyük hayali bir televizyona sahip olmaktır. Yoksul mahallelerde televizyonun tek tük görünmeye başladığı yıllar… Film sihirli bir dokunuşla acıklı bir hikâyeyi büyük toplumsal dönüşümün parçası haline getirir.   

Canım Kardeşim niçin bu kadar sevildi? Kahraman’ın masumiyeti, Cahit Oben’in müzikleri, Ertem Eğilmez’in ağlaklık tuzağına düşmemesi, Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin en cana yakın serseriler oluşu (İtalyan yeni gerçekçiliğinin etkisi açıktır) ve unutulmaz replikler (“Sahi sen ölünce bilyeler ne olacak?”) Canım Kardeşim’i eşsiz kılar. Film artık o kadar bizdendir ki, klişe tiplemeler ve metaforların dümdüz oluşu (kan emici Mehmet rolündeki Metin Akpınar) bile kusur gibi görünmez.

Bir süredir Kahraman sık sık aklıma geliyor. Çünkü kanser hastası bir başka çocuğun hikâyesi bana filmi hatırlatıyor. Herkesin gözü önünde yaşanan bir hikâye bu: Sekiz yaşındaki Ahmet Burhan Ataç kanserle, annesi Zekiye Ataç devletle mücadele ediyor. (Çocuğunu Almanya’ya tedaviye götürmek için pasaport alamayan Zekiye Ataç aylardır yalvarıyor. Ahmet bir süreliğine tek başına gitti, annesiz yapamayıp döndü. Zekiye Ataç bir kez aldığı izin iptal edildi. Son durum: Artan toplumsal baskı sayesinde, bir aksilik olmazsa, Ahmet tedaviye annesiyle gidecek.)

Kahraman’ın kocaman gözlerindeki hüzünlü bakış, zihnimde Ahmet’in gözlerindeki ışıltıyla çoktan birleşti. Bir çaresizlik bir başka çaresizliği anımsatıyor. Filmde Almanya’ya gitmeye çalışan işçiler bile bir yerde Ahmet’in hikâyesiyle buluşuyor: Filmdeki işçiler yoksulluğu yenmeye çalışıyordu, bugün kanserli bir çocuk bürokrasiyi aşmaya çabalıyor.

Ataç ailesine yapılanların (Ahmet’in babası hapiste—suçu özel bir yurtta çalışmış olmak), “Çaresizim” diye yalvaran bir annenin çığlıklarına kulak tıkamanın, bir çocuğun günden güne eriyişine seyirci kalmanın elbette salt kötülükten başka bir açıklaması yok.

Canım Kardeşim’i gözyaşlarıyla izleyen milyonlarca insan Ahmet’in hikâyesini umursamadı.

Peki, bu nasıl oldu?

Şu son birkaç yıl bize şunu öğretti: Kötülüğü anlamak için genellemelerden kaçınmak şart. Bu yüzden, Eski Türkiye-Yeni Türkiye klişesine sığınmak istemiyorum. Bu toplum hiçbir zaman günahsız değildi. 6-7 Eylül, azınlıkların sindirilmesi, darbeler, köy yakmalar karşısında bir tür sessizlik sözleşmesini benimseyenleri uzaklarda aramayalım. Yine de bir şeyler iyice bozulmuş görünüyor—hiç değilse eskiden kanserle mücadele eden bir çocuğun yardım için uzanan elini havada bırakmazdı Türkiye toplumu… Ülkeden kaçarken boğulan çocuklara omuz silkmezdi. Nasıl oldu da saf kötülük norma dönüştü?

‘Kötülüğün sıradanlığı’ diyenler olacaktır: Kanserli bir çocuğun annesine pasaport vermeyi reddeden memurun sadece emre uyduğu, böylece bürokrasinin bir kötülük çarkına dönüştüğü söylenebilir. Gelgelelim, bir tür maymuncuğa dönüşen, bilen-bilmeyen herkesin dilindeki “kötülüğün sıradanlığı kavramı her şeyi açıklamıyor. (“Kötülük asla sıradan değildir” de demişti Arendt.) Bir küçük memuru çarkın dişlisi, düşünmeyen basit bir makine olarak kabul etmek kötülüğü sıradanlaştırma ve suçluları temize çıkarma tehlikesi de taşır. (Isaiah Berlin’den George Steiner’a, Arendt’in tezine bir düzine itiraz bu yüzden sıralanmıştı.) Üstelik “kötülüğün sıradanlığı” toplumun katmanlarına sinmiş bananeciliği, hamaseti, kindarlığı açıklamıyor.

Belki toplumun Kahraman’a ağlayıp Ahmet’i yok sayması hayatla kurmaca arasındaki o derin çatışmayla da ilgilidir. İnsanlar Kahraman’a ağlarken bir yandan filme duydukları sevgi, aslında gerçek hayatta benzer bir durumla karşılaşmamış olmaya duyulan minnetin ifadesidir. Filmi izleyenlerin içi burkulurken aynı zamanda kendilerini iyi hissetmelerinin sebebi budur. Çünkü rahat koltuklarımızdan Kahraman’ın talihine ağlamak, Ahmet’in talihinin değişmesi için bir şeyler yapma cesareti göstermekten daha kolaydır.

Hiçbir ideolojinin, partinin, iktidar mücadelesinin, intikam duygusunun çocuklara kötülük yapmaya değmeyeceğinden söz etmiştim. Gelgelelim, Türkiye toplumu çocukların her türlü kavganın dışında olduğunu, olması gerektiğini öğrenemedi.

Bir gün Ahmet(ler)in de filmi çekilecek (o zaman galiba bir Ertem Eğilmez’e değil, bir Wajda’ya ihtiyacımız olacak). Bugün kanserli bir çocuğun mücadelesini görmezden gelenler ola ki o filmi de gözü yaşlı izleyecek—çünkü hayatla kurmaca her zaman örtüşmüyor.

Filmin sonunda Kahraman’a ne olduğunu biliyoruz. Ahmet’se mücadelesini sürdürüyor—sayısız insanın desteği ve sevgisiyle güçlenip hastalığını yenecek. Hayatla kurmaca bir kez daha çelişecek. Bunu hiç bu kadar istememiştim.