Bahar mektubunu böyle yazmak varmış. İlk kez “bahar mevsimidir kim bakar risalelere” diyemediğimiz baharda… Dışarıda hiç görmediğim kadar ayartıcı bir hava… Ya da odalara kapanıp kaldığımız için bana öyle geliyor. Herkes olan biteni merak, şaşkınlık, kaygı içinde izlerken bazen yüzünüzde bir anlık beliren istihzayı gözümün önüne getiriyorum. Ne denir ki? Kaderiniz dünyanın kaderi oldu.

Bugünlerde bir sizi, bir de Pascal’ı anıyorum. “İnsanın başına ne geliyorsa, bir odada rahat rahat oturmayı bilmemesinden geliyor,” uyarısının bir gün işe yarayacağını biliyordum. Herhalde şikayete hakkımız yok. Kabuğumuza çekilmek zaten en büyük düş değil miydi (tam böyle olmasa da)? Can sıkıcı olan, herkes evdeyken içerde kalma zorunluluğu…  Herkes dışardayken evde olmak güzeldi, şimdi herkes içerdeyken dışarı çıkmak istiyor insan. Neyse, en azından kabuğumuz kalınlaşmıştır.

Böyle zamanda ne yapılır? Sizin ne yaptığınızı çok merak ediyorum—ben oturup Tom Sawyer’ın Maceraları’nı okudum. İki laf edecek dost yoksa sığınak Vonnegut veya Twain’dir—hiç yanıltmazlar. (Tom Sawyer’ı hep kısaltılmış baskılarından okumuşum. Şimdi yıllar sonra tam metin okuyunca o ünlü mağara sahnesinden belleğimde hiç iz kalmamış olmasına şaşırdım. Korsanlık tutkusunu, define merakını da biraz ona borçlu olduğumuzu anladım.) Hızımı alamayıp Ken Burns’ün Mark Twain filmini de izledim. Tam bizim meşrepten olduğuna kuşku yok (Ege’de yaşasa bir tür K. Ç. olurmuş). Missouri’ye kadar gidip doğduğu köye uğramadığım için kendime kızıyorum. Tom Sawyer’ın dünyasının izlerini o köyde bulabilirdim. (Onun yerine T.S. Eliot’ın doğduğu evin sokağını buldum. Evin yerinde yeller esiyor tabii. Ne kötü bir seçim yapmışım. Bugün mezardan kalkıp gelseler soğuk Eliot’la değil, sıcakkanlı Twain çavuşla tanışmak isterim.)

Eliot demişken, o artık klişeleşen “ayların en zalimidir nisan” dizesi ilk kez bu kadar anlamlı geliyor bana. Nisanın ilk haftası (yanılmıyorsam en sevdiğiniz hafta) bu kez gerçekten zalim. Kim bilür ol bir bahara kim ölüp kim kala sağ

Her neyse, odada yolculuklar bu minvalde… Güzel havalardan başka insanı dışarıda olmaya özendiren pek bir şey yok. Yalnız sınıfta olmayı özlüyorum. Bilgisayar kamerasına bakarak ders anlatmayı hâlâ sevemedim. Yine de pek şikayetçi değilim. Biraz da abartarak ‘yeni normal’in bu olacağını söyleyenler haklı olsa bile… Dikenli teli icat etmiş yüzyıldan geliyoruz biz, herhalde görünmez sınırlarla baş edebiliriz.

Ne yalan söyleyeyim, bu dinginliği seviyorum. Belki hayatı kasten daraltmayı zaten bildiğimiz için hayat çok zorlaşmadı. Doğu Tennessee’de erguvanlar üç hafta önce açtı. Köşedeki mersin ağacının kokusu da akşamüzeri baş döndürüyor. (Ağaçları keşke daha iyi tanısaydım. Chicago Üniversitesi geçenlerde ağaçlar hakkında nefis bir kitap bastı—size ayırdım.) Her evden çıkışın küçük bir zafere dönüşmesini seviyorum. Kısa yürüyüşler (yürüyüş denmez) birkaç yüz adımda bitse bile… ‘Şimdi köşeden kim çıkacak’ oyunu oynadığımız Kadıköy yürüyüşleri gibi değil. Nereden nereye… Yine de çok özlemiyorum o sokakları. Eloğlu’nun “İstanbulsamak” dediği şey galiba bende yok. Ama geçenlerde kendimi Google haritasında İzmir’in, Girne’nin sokaklarında gezerken buldum ki orta yaşa geçtiğimizin resmidir. “Gurbeti atlastan öğrenme”nin tersi bu, sılayı haritadan ezberlemek. Nerde olursak olalım, yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş olma duygusundan kurtulamazmışız gibi geliyor bana.

Bazen değeri bilinmemiş baharları düşünüyorum. Hafıza bir fotoğraf makinesi değil bir sanatçı gibi işliyor, seçici: Bahçeler, yolculuklar, cumartesi sabahları, birikmiş kâğıtlar… Yaşasın hüzün cemaati!

Size bu yıl George Steiner kitaplarını okumaya niyetlendiğimi yazmıştım. Mektubun hemen ardından Steiner öldü. 90 yaşındaydı. (Benimki de kendimce bir 90 yaş kutlaması olacaktı zaten.) Şimdi kitaplar rafta, elim rafa gitmiyor.

Odada, masada durum budur… Altı nisan, iki bin yirmi; öğle vakti oldu, kuşların şarkıları daha bitmedi. Ne olursa olsun, insanın içi umutla doluyor. Bahar bahardır işte…

Buralardan havadis böyle… (Yazılmadan kaldı bazı şeyler / Gene de yazılmış kadar oldu.) Bir mevsime daha çentik attık.

Nasılsa bir gün, başka bir baharda—-

Sevgi, özlem.