Richard Davenport-Hines’ın epeydir masada bekleyen W. H. Auden biyografisinde renksiz bir portre görmek beni şaşırtmadı. Bu tür eşelemelerden nefret eden, kendi yaşamöyküsünün yazılmasını istemeyen (“Şairin hayatı kimseyi ilgilendirmez!”) Auden herhalde kapağı görmeye bile tahammül edemezdi. Bunu bilerek, daha çok sürgün yıllarını irdelemek için almıştım kitabı. Hayal kırıklığına uğramadım.

Kasten daraltılmış bir hayat değil Auden’ınki, koşulların törpülediği bir yirminci yüzyıl hayatı—bu yüzden tekdüze bile sayılabilir. Tam da aynı nedenle altta sıradışı hikâyeler de akıyor: Erika Mann’la (Thomas’ın kızı) sırf vize sağlayıp onu Nazilerden kurtarmak için evlenmesinden (ki benim gözümde Auden’ın büyük kahramanlığıdır bu) Isherwood’la yatılı okul yoldaşlığına kadar …

Yazmaya 15’inde başlamış. Aileyi ‘uzaktan’ sevmek, dinden kopuş/dine dönüş gibi izlekler çağdaşlarını akla getiriyor. Auden’ın en büyük şansı bana kalırsa Isherwood olmuş. Aralarındaki özel dil, yatılı okul dağarcığı, edebiyatla beslenen dostluk paha biçilemez. Her Cahit’in bir Ziya’sı olmuyor, Wystan’ın bir Christopher’ı olmuş. Isherwood yatılı okul yıllarından onu yenmiş tırnakları, dirsekleri çıkık ceketiyle bir çay tiryakisi olarak anımsıyor. Dönüm noktası, Amerika’ya birlikte gelmeleri: Böyle sıkı bir edebi dostluğun ortak sürgünde perçinlendiği başka örnek bilmiyorum.

‘Göçmen sanatçı’ fikrine yaklaşmasında da Isherwood’un katkısı olmuş. Henüz New York’a ayak basmadan, gemideyken sürgünün yararlılığına ikna edilmek az şey değil. Kötü başlayıp (hangisi iyi başlar?) kötü biten sürgünleri düşününce o dostluğun değeri daha iyi anlaşılıyor. Yine de New York’un capcanlı kalabalığında köşesine tek başına çekilmeyi seçmiş Auden. “Amerika’da yalnız olmak daha kolay” derken neyi kastettiğini anlıyorum: İkinci ülkede yalnız kalmak daha kolay, yalnızlık daha zordur.

Buraya 31’inde gelmiş, 24 yıl sonra sılaya kesin olarak dönmüş. İnsan dönebilir mi?

Bütün bu göçmenlik serüvenindeki çalışkanlığı -yapıtı düşünüldüğünde- şaşırtıcı değil, yine de insanı etkiliyor: “Bir şey yazmadıkça -iyi ya da çöp fark etmez- kendimi iyi hissetmiyorum.” Her şeyin masada çözüldüğünü öğreten eski ustalar: Sabah yedide ne olursa olsun masaya oturmak, akşam dokuz buçukta yatağa girmek bir atlet disiplini gerektirir. Rutin, kararlılığın göstergesidir. (Üstelik yatağa sigarayla girermiş—James Stern’ün hesabınca yılda 15 bin dal tüttürmüş Auden.) Üretkenliğinin sırrı, sürgünde siyasetle mesafe ayarını yapabilmesi. Neyin sabun köpüğü, neyin kalıcı olduğu meselesi fırtınalı zamanlarda es geçilebiliyor. Auden’ın asal başarısı bu: Güncele dair konuşmak için ‘aranan adam’ olmasına karşın o tuzağa düşmemiş.

Gönüllü sürgünde geçirdiği çeyrek yüzyıldan geriye ne kaldı? En iyi yapıtları değilse de herkesin benimsediği bir yirminci yüzyıl şairi imgesi… (Can Yücel, biraz alaylı ve haksızca, Auden’ın Amerika’ya gidince ‘bozulduğunu’ söylemişti.) Son yıllarında iyice suskunluk kalesine çekilmesinde bu yükün de payı olmuştur.

Auden yaşamının son yılına kadar bir bakıma yersiz yurtsuzdu. Ülkesine kesin dönüş yaptığı yıl öldü. Sonun yaklaştığını anladığı için mi döndü, yoksa döndüğü için mi yaşamın iplerini bıraktı? Onun Amerika’da geçinmek için üniversitelerde ders verdiği, yönünü çizmeye çalıştığı yaşta aynı işi yaparken bu soru gelip aklıma takılıyor. Yanıtı bilmiyorum.

Yine de, diyorum, ne zaman duracağını bilmek hünerdir.