Rough and Rowdy Roads benim için yılın albümüydü.

Bob Dylan’ın son şarkıları kulaklığımda günlerce döndü. Nobel’in ardından ilk LP bu— ödülü hak edip etmediği tartışıldı. Çok şey söylendi, bana kalırsa doğru soru şu: Dylan’ın Nobel ödülüne ihtiyacı mı var(dı)? Neruda’nın ya da Márquez’in ihtiyacı var mıydı, diye de sorulabilir pekâlâ. Belli ki akademinin Dylan’a ihtiyacı vardı, son yıllarda tür sınırlarını esnetmek için (Svetlana Aleksiyeviç örneği) böyle kararlar alabiliyor. Benim için ölçü basit: Bob Dylan şimdi Faulkner, Heaney, Walcott ile aynı listede ama ödülü almasa Borges, Woolf veya Joyce’la aynı yazgıyı paylaştığını söyleyemezdik. Dylan’ı elbette ‘ozan’ sayıyorum, şunu da unutmadan: Onun şiiri ancak müzikle birlikte anlam ifade eder. “Don’t Think Twice…” ya da “Hurricane”in sözlerini müziksiz düşününce Dylan usta ve kıvrak bir şarkı sözü yazarından fazlası değil.

Dizeleri çengelli iğne kolaylığında birbirine tutturan müziği—işte o her şeyi değiştiriyor.

Rough and Rowdy Roads (inişli çıkışlı, engebeli yollar) adını daha çok müzik serüveninin özeti gibi okudum ben, çünkü öteki ucu, yani yaşamının iniş çıkışlarını pek bilmiyoruz. 1960’larda geçirdiği motosiklet kazasından sonra kendi dünyasına çekilmişti Dylan. O gün bugün kabuğunda kalmayı başardı. Has sanatçılarda gittikçe daha çok ayırdına vardığım izlek: Geride durabilmek önemlidir.

O motosiklet kazasından sağ çıkamayabilir, ‘genç ölen efsaneler’ arasında yerini alabilirdi. Yarım yüzyılda üzerine koyduklarıyla efsaneyi büyüttü—hiç kolay değil. RRR bizi şu soruya da götürüyor: Köhnemeden yaşlanmak mümkün mü? Uzun yaşayan her sanatçının yüzleşeceği soruna Dylan bu şarkılarla incelikli bir yanıt vermiş.

Albümü defalarca döndürdüm, verdiği tek söyleşiyi okudum. Dylan’ın 80 yaş eşiğinde, ucuz nostaljiye, duyguculuğa düşmeden yaptıkları şaşırtıcı. Resim gibi, bazen müziğe de birkaç adım geri çekilip bütüncül bakmak gerek, diyor bir yerde. Son şarkıları da öyle bakınca anlam kazanıyor. (Dylan’ın şu son yıllarına Said’in ‘geç dönem üslubu’ dediği ayrışmanın ışığında bakmak ilginç olabilir.)

Bob Dylan kadar sesi değişen şarkıcı azdır (58 yıl şarkı söylemek, dile kolay). İlk şarkılarındaki sesle örneğin 90’lardaki, ardından son 15 yıldaki sesin sahibi üç farklı kişi sanki. Dylan’ın yeteneği de burada beliriyor: Çatallaşan, değişen sesine ağıt yakmaktansa müziğini ona göre dönüştürmeyi bildi. RRR da öyle bir bilgelik eseri: Söz oyunları, iç döküş, meydan okuyuş, politik taşlama, borç ödeme (Poe’ya, Rolling Stones’a)… Şunu diyebilir miyiz: Minnesotalı Robert Zimmerman hayalini gerçekleştirmiş, nihayet blues şarkıcısı olmuş.

RRR’daki bütün şarkılar doğaçlama söylenmiş gibi… Oysa ne kadar zor yazdığını, her şeyi durmadan rötuşladığını biliyoruz. (Konuya merakımdan öğrenmiştim: Kurşun kalem kullanır, şarkılarını yazarken mürekkepli kaleme el sürmezmiş Dylan. Stüdyoya gireceği âna kadar kalemi bırakmadığı anlatılır.) Bu albümden “I’ve Made Up My Mind…” bence bugüne dek yaptığı en güzel, en muğlak aşk şarkılarından… (58 yıl artı bir.) “Rubicon”u ise (ırmağı geçmek!) akraba şarkılar listeme ekledim.

Bob Dylan şarkıları elbette anılarımızın da parçası (Moda sahilinde “Mr. Tambourine Man” dinlediğimiz mayıs sabahlarını unutur muyum?). Bu yüzden onun yaşlanışı bizim için de zamanın geçtiğini gösteriyor. Sahneden inmediğine seviniyorum.

Bir şey daha dikkatimi çekiyor: Yaşlandıkça, kente yöneldikçe mızıkasını kenara koydu Dylan. Bu albümde de (“Jimmy Reed” gibi ‘country’ tınısı taşıyan şarkılar dışında) mızıka sesi yok. Susmuş, kenara koyulmuş, duvara yaslı mızıka imgesi bana hep büyüleyici gelmiştir. Yaşlanan Dylan’ı bu yüzden de seviyorum.

Yaslı Mızıka’dan yaslı mızıkaya—bir selam gönderiyorum.