Yaz dersinin (World Civilization I) sonuna doğru Asya’dan göçü konuşurken aklımdaki soruyu es geçtim: Kafiyeyi Batı dillerine sahiden Hunlar ya da Moğollar mı tanıttı?

Kaynaklar öyle olabileceğini söylüyor. Homeros, Vergilius gibi antik dönem şairlerinin nadir uyak kullanması da bunu doğruluyor. (Aristoteles’in Poetika’da andığı kayıp yapıtlarda uyak olup olmadığını hiç bilemeyeceğiz.) Kafiyeyi zihni uyuşturan bir alışkanlık, karanlık çağlardan kalma bir Doğu geleneği diye gören anlayışın kökenlerini burada aramalı.

Aslında uyak tartışması hep bu karşıtlık ekseninde dönmüştür. Uyağın dilin doğasında bulunmadığını düşünenler haklı olabilir (dört bin dilin şiirinde uyak yok), gelgelelim doğallığına ilişkin göstergeler de var: Balinaların dilinde uyak örgüleri keşfedilmişti.

İngilizcede uyağı Chaucer cahiliye Arapçasından yüzyıllar sonra yerleştirdi. Milton o geleneği yıkarken artık kimsenin kafiyeye ihtiyaç duymayacağından emindi. Nasıl da yanıldığını görmek için ardıllarından birkaçına bakmak yeter: Wordsworth, Yeats, Auden…

Uyağı reddetmek zamanla modernliğin de koşulu oldu. Whitman şiirde bir daha asla uyak aranmayacağını söylemiş, Emerson Poe’yu “jingle man” diye küçümsemişti. (Oysa Poe’yu herkesten önce keşfedip çeviren Baudelaire hem gerçek modernist hem de kafiyenin büyük ustasıydı.) Sorun tam da burada: Uyak gelenekçilik olarak konumlandırıldı ama şiirde vasatlığa başka şeylerin de neden olabileceği unutuldu. Nihayetinde uyak bilmek bir nazım tekniğinde hüner göstermektir. (Ataç’ın dediği gibi, “şiir tekniği” olmaz, “nazım tekniği” olur.) Zanaat meselesi: Kafiye bilmeden usta şair olunmaz. Sonunda o kaleyi yıkanlar da (Orhan Veli gibi) neyi yıktıklarını iyi bildiklerinden başarılı oldular. Kaldı ki, örneğin Nâzım uyağı bırakabildi mi?

Bana bunları A. E. Stallings’in son kitabı (Like) düşündürdü. Uyak simya gibidir, diyen Stallings dille bir güç gösterisi yapıyor. Elbette uyağın oyuna dönüşme tehlikesini sezip o ince çizgide durmayı biliyor. Günümüzün iyiö ‘modern’ şairlerinden Stallings belki de haklı: Eskimiş uyak yoktur, sadece yanlış yerde kullanılan uyak vardır. Uyak iki sözcük arasında rasyonel olmayan bir bağ kurar. Büyüsü buradadır. (Bir şiirini çevirip gönderdiğimde uyak gözetildiği için yayımlanmasına izin vermiş, heyecanlanmıştı Stallings. Koşulu buydu.)

Epeydir bir şiir kitabından bu kadar haz almamıştım. Uyak konusunda modernci ‘resmi görüş’ işte bunu ıskalıyor: Uyağın (bilişsel boyutu bir yana) bir işlevi de zevk vermektir.

Bence en iyi tarif hâlâ Robert Frost’un: Kafiyesiz şiir, filesiz tenis oynamaya benzer.

Bir de bu tartışmada hep kafiyeden önce gelen şeylerden söz edilir. Burada gülümseyip Rıfat Ilgaz’ı anıyorum:

Kafiyeden önce gelen
Sevgilerimiz mi sade
Sürgün de var
Hapis de