Sürgünlerin atası Ovidius’un Karadeniz Mektupları’ndaki bir endişe epeydir aklıma takıldı kaldı. Romalı şair çevresinde ana dilini konuşan kimse olmadığını söylüyor, öğrendiği başka diller yüzünden Latincesinin bozulduğundan yakınıyor.

Bu bana Brodsky’nin benzetmesini anımsattı: Sürgüne bir kapsülün içinde yollanırız.  O kapsül dildir: Kapsülün çeperleri sılayla aramızdaki son bağdır.

Dilin böyle romantize edilişini hem göçmen hem sürgün olanlar (Nabokov gibi) biraz gülünç bulur. Nabokov’un ana dili yerine İngilizce yazmasına da Brodsky burun kıvırmıştı. Galiba ayrımın temelinde şair-romancı bakışındaki fark yatıyor. (Elbette istisnalar var: Örneğin yıllarca İngiltere’de ders verip kendi dilinde yazmakta ısrar eden Sebald.)

Ana dilin havuzunda yaşamak şair için önemlidir: Larkin bir akşam yemeğinde duyduğu cümleyi şiire çevirmiş, Neruda sokaklarda işittiği İspanyolca sözcüklerden dizeler devşirmişti. İlhan Berk, “Sokağa şair gibi çıkmak gerek” derdi. (Başka dillerin konuşulduğu sokaklarda bu olanaklı mıdır?)

Sürgün ve dil tartışmasının biraz anakronik hale geldiğinin farkındayım. Sanal iletişim çağında dilinden ne kadar kopabilir ki insan? Yine de Ovidius asal bir kaygıyı dile getiriyor. Beni şairin çaresizliği değil, sürgünün bütün ana çizgilerini o zamandan belirlemiş olması şaşırtıyor.

Ovidius, Augustus’un tek adamlığı döneminde ola ki bir güç gösterisinin kurbanı olmuştu. Bir “hata yüzünden” sürgün edildiği Köstence’de kendi deyişiyle “ilkel”lerin arasında yıllarca dilini yitirme korkusuyla yaşadı. Sonunda yerel Geta dilini öğrenip o dilde şiir bile yazdı.

David Malouf’un şairin sürgününe ilişkin romanında Ovidius yaşamının sonuna doğru bir tür evrensel dil bulup dünyayla barışır. Bunun doğruluğundan kuşkuluyum. Tam iki bin yıl önce kış akşamlarında Karadeniz’in dalgalarına bakan adamı hayal ediyorum bazen. Publius Ovidius Naso ile koyu bir sohbet etmek isterdim. Sürgünün anlamı farklı mıydı o zamanlar? Her şey hem değişiyor hem de hiç değişmiyor.

Omnia mutantur, nihil interit.

Karadeniz, M.S. 8

bitmemişti kıyıya ayak bastığımda
bıçak gibi kesen soğuklar
üstümde o ilenç bulutu
düşündüm kış boyu: şiir ve hata,
sırtımdaki oklar

bir gün okunursa
dizelerim aşktan, dilden göçebe
anılsın Küçük Asya, küçük
mutluluklar nasıl da
ışıltı verirdi kalbe

şair kanı ister sunak
ülke ve utanç—gülerim
bir adım vardı
yazgım bundan sonrası
şimdi gömülsün küllerim