Görünmemeyi seçmek de bir görünme biçimidir. 

Gözlerden uzak kalmayı yeğler, kenarda durursunuz. Oysa bazen tersine işler saat: Münzevinin adını kuşatan gizem hâlesi, merak ve söylentiler zamanla bir efsaneye dönüşür. Belli yaştan sonra kabuğuna çekilenlerden çok, inzivayı bir yaşam üslubuna çevirenleri kastediyorum. Onlardan son kalan galiba Thomas Pynchon: Gerçekten yaşayıp yaşamadığına ilişkin bile söylentiler dolaşmıştı. (1970’lerde Pynchon’ın aslında var olmadığı, bütün kitaplarını J. D. Salinger’ın kaleme aldığı da yazıldı.)

1937 doğumlu yazarın eldeki birkaç fotoğrafı ilkgençlik yıllarından (demek, inzivayı erken yaşta benimsemiş). Mühendislik eğitimini yarıda bıraktıktan sonra bahriye macerasına atılmış. Askerliğin ardından Cornell’de İngilizce eğitimi… (O yıllarda Nabokov aynı okulda ders veriyordu ama karşılaştıklarına ilişkin kayıt yok.) Sonrası, farklı eyaletlerde ve Meksika’da, geceleri masa başında yazarak geçen, gözden uzak bir hayat… Meksika yıllarında Borges’i çok dikkatli okuduğu söylenir. Yine de tam anlamıyla ‘Amerikan’ bir romancı Pynchon: Buick marka otomobiliyle küçük bir kasabaya girdiğinde güneşten gözlerini kısan kafası karışık kahramanlar başka kimin romanlarında olur ki? Pynchon’ın internete bağımlı toplumu 60’lı yıllarda haber veren kehanetleri, inzivanın bir tür hikmetle ilgili olduğunu da düşündürüyor. Gelgelelim, mutlak bir inziva sayılmaz onunki. Herkesten saklandığı yıllar boyunca kitap yayımlamayı sürdürdü, arada gazetelere eleştiriler yazdığı oldu, hatta bir romanının sinemaya uyarlanmasına izin verdi. 

Vaktim ve yeterince ipucu olsa Pynchon’ın peşine düşerdim. Benzer bir şeyi Salinger için yapmış, New Hampshire’ın ormanlarında yazarın izini sürmüştük. Salinger mutlak münzeviydi; yazdıklarını yayımlamıyor, kimseyle görüşmüyordu, romanının film yapılmasına da izin vermedi. Ziyaretimizden sekiz ay sonra büyük yalnızlığı içinde öldü. O serüveni yazmıştım: Hayatımdaki en ürpertici sessizliği Salinger’ın bahçesinde duydum. İnzivanın sadece sessizlik ve hikmetle değil, ölüm fikriyle de bir ilgisi olmalı. Ölüm takıntısını, o arayışla Budizm’e kadar uzandığını bildiğim Salinger’ın posta kutusuna Onuncu Söz’ün İngilizce çevirisini de bırakmıştım. Naiflikse naiflik. 

Nedir münzevileri bunca çekici kılan? Bütün bir hayatı masa başında, yazı uğraşıyla geçirmek zaten bir tür içe kapanış sayılmaz mı? Belki her yapıt, inzivayı ertelemektir. Maurice Blanchot, Harper Lee gibileri de unutmuyorum. Necatigil, “Az görün, çok görürler” derken haklıydı—görünmemek de bir görünme biçimidir. 

Yakınımızdaki örneklerse biraz farklı: Nuri Pakdil sonunda gidip muktedirin sofrasına oturdu, Sezai Karakoç köşesinde kalmayı yeğlerken siyasi parti de kurdu. 

Münzeviler, nesli tükenen cemaat: Sürekli görünmek isteyenlerin çağında, onların anlamayacağı bir yaşamı seçenler.

Ama zaten yüksek sesle konuşanların susanları anlaması beklenmez.