Bazı sessizlikler dünyayı daha gürültülü bir yer yapar.

1936 temmuzunda, Avrupa’nın son dingin yazında, bir otelin terasında karşılıklı oturmuş iki arkadaşınki öyle bir sessizlikmiş. 

Volker Weidermann’ın Stefan Zweig ile Joseph Roth’un dostluğunu anlatan nefis kitabını* okurken, şu soruda takılıp kaldım: Geçip gitmiş bir dünya hakkında yazdığının ne zaman farkına varır insan?

Zweig ve Roth son güzel günlerin bittiğini, artık hiçbir şeyin aynı olmayacağını işte o terasta anlamışlar. 

İki arkadaş iki kutbu simgeliyor: Denemeler, biyografiler, uzun hikâyeler yazarı şöhretli Stefan Zweig o sıralar ününün doruğunda. Hak ettiği ilgiyi bir türlü görmemiş Joseph Roth sözünü sakınmıyor, öfkeli. Zweig her şeye karşın umutlu, Roth dünyanın onlar için bittiğinin farkında: Acil durumda kullanmak üzere bavulunda ip taşıyor. Hiç sözü edilmeyen o ipin gölgesi aralarında dolaşıyor. Gazetelere göz attıktan sonra yazmakta ısrar etmenin ne kadar aptalca olduğunu düşündüren yıllar…

Kırılgan Zweig, kitaplarının ülkesinde hâlâ satılacağını düşünüyor…. Hiçbir yapıtının artık yayımlanmayacağını o yaz öğreniyor yayıncısı Koppenberg’ten. Yine de kitaplarını göndermenin yollarını arıyor. Israr niye? “Dövüş ya da sus” diyor ona Roth. Zweig’ın naifliğine, insandaki iyiliğe inanışına gülüyor. Opernplatz’ta kitapları yakılırken Zweig susuyor.

Her şeye karşın Zweig kendisinden on üç yaş küçük Roth’u kanatları altına almış.

Roth ise onun hâlâ Avusturya’da, Almanya’da görünme isteğini ihanet saymış (Thomas Mann’ın işi ağırdan almasından, rejimle arayı hemen bozmamasından tiksindiği gibi). Ülkeyle bağını sürdüren herkesi Nazileri meşrulaştıran canavarlar olarak görmüş. Hitler iktidara geldikten sonra (daha Avusturya’yı ilhak etmeden) ülkesinden ayrılan ilk Yahudi yazardı Roth. Hiçbir şeye sahip olmadığı yeni hayatında hep geçmişe kaçtı. (Geçmiş özlemini imparatorluk günlerini anarak dindirmesinde Hisar’ı anımsatan bir taraf da var.)

Ardında ülkesi, önünde bütün bir dünya varken yine de yaşamında bir şey eksiktir sürgünün. Bunu ikisi de biliyordu.

Roth’un asıl yitirdiği geçmişiydi, Zweig’ınki ise bütün bir kültür: Geride Balzac’ın, Nietzche’nin, Dostoyevski’nin, Goethe’nin, Mozart’ın elyazmalarını bıraktı, çekmecesindeki Rilke’nin imzalı şiirleri dağılıp gitti, en değerli eşyası olan Beethoven’a ait masayı yanında götüremedi… Zweig o yazdan beş on yıl önce kör bir adamın hikâyesini yazmış, her şeyini kaybetmenin ne demek olduğunu anlamaya çalışmıştı—yazı ile yaşamın tuhaf denklemi.

Kalıcı sandığımız şeylerin uçucu olduğunu Zweig okuduysak bilmeliydik. Bir de şunu: Geride bıraktığı ülkesiyle bağını koparamayanlar için sürgün ölümcül olabilir.

Kitapları olmadan Zweig’a dünyanın kapıları kapalıydı. Hep yarını bekleyenlerin yazgısı onu yormuştu. Çağının önde gelen barış elçilerinden biri olarak evinde silah aranmasını en büyük aşağılama ve taşıran damla saydı. (Bazı utançlar ne kadar tanıdık.)

Zweig ülkesinden ayrıldığında 50’lerindeydi. Elli üç yaş: Yeniden başlamak için geç, her şeyden el çekmek için erken. Yine de Southampton’dan gemiye binip Arjantin’e giderken İspanyolca çalışıyordu. Yeni bir yaşamı deneyecekti. Güvertede bir roman bile yazmaya başladı. Ama çok uzak olmayan bir gelecekte yaşamı tutan elini bırakacaktı.

Sanki ölmek için hırsla kendini içkiye veren Roth daha erken veda etti: 1939’da dostu Ernst Toller’in intihar haberini aldıktan sonra toparlanamadı, birkaç gün daha yaşadı sadece. Dostunun ölümünü öğrendikten sonra Zweig’ın yazdığı mektuptan tek cümle: “Biz sürgünler, yaşlanmayacağız.”

* Ostend, Volker Weidermann, Pantheon 2016.

** Film önerisi: Stefan Zweig: Farewell to Europe (Yön.: Maria Schrader, 2016)