Yıllar önce ülke değiştirirken dört bavul hakkımızdan birini kitaplara ayırmıştık. Ağırlık sınırını aştığımız anlaşılınca bir kucak kitabı havaalanında bavuldan çıkarmak zorunda kaldığım için olmalı, geride kitap bırakma duygusu bana keskin bir ayrılık sızısını anımsatır. Hafif kitap konusu o gün bugün kafamı kurcalıyor.  

Henüz tabletlerin, e-kitap okuyucuların yaygın olmadığı yıllarda yeni bir yaşam kurarken denizaşırı kütüphane taşımak kolay değildi. Tam da yayıncılıkta elektronik devrimin arefesindeydik: Peşinden gelen on yılı bu alandaki değişimleri izleyerek, uygulayarak geçirdim. Maddi koşullar, teknoloji, zaman alışkanlıklarımızı dönüştürdü. ‘Ağırlık’ meselesi de o dönüşümün bir uzantısı oldu.

Kitabın paperback ya da hardcover formunu alması (ideal boyuta ve ağırlığa ulaşması) için yüzyıllar geçmesi gerektiği bazen unutulur. Altın oran, taşınabilirlik ve ucuz maliyetin kesişimi. Taş tablete yazılanlar kalıcıydı ama yazıyı taşıma ihtiyacı papirüsü doğurdu. İklime dayanıksız papirüsün yerine geçen parşömen, hayvan maliyeti yüzünden pahalıydı (bir İncil yazmak için beş yüz koyun derisi gerekiyordu). Çözüm mürekkebi emdiği için kalıcılık sağlayan kâğıt oldu. Kâğıda geçişin de tıpkı günümüzde elektronik devrim gibi tartışmalı ve gürültülü olduğu bir gerçek: 13. yüzyılda hayvan yetiştiriciler kâğıt belgelerin geçersiz sayılması için Papa’ya bir fetva yayımlaması konusunda baskı yapmışlardı. Üstelik kâğıt iki yüzyıl öncesine kadar kitap yapımında en pahalı malzemeydi. (Resmi mektuplara sayfa ortasından başlama geleneği o günlerin mirasıdır: Pahalı kâğıdın yarısını boş bırakmak muhataba verilen değerin ve saygının göstergesiydi.)

Kitabın tarihine kuşbakışı bir yolculuk altın oranı tutturmanın güçlüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda ütopyacı William Morris ‘hafif’ kitapların zor okunduğundan, uzun süre elde tutunca ağrılara yol açtığından, masaya koyunca açık tutmak için karşılıklı sayfalara bıçak ya da kaşık koymak gerektiğinden yakınırmış. Yine de o çağda ağır kitap ölümcül bir sorun değildi çünkü özellikle romanları satın almak yerine ödünç alıp ya da kiralayıp okumak yaygındı. (Jane Austen romanlarının bu yüzden satmadığından şikayetçiydi.) Aristokratlarsa 30-40 ciltlik seyahat kütüphanelerini zaten uşaklarına taşıtıyordu.

Kalın ciltli, lüks baskılı, ağır kitapların her kültürde iyi saklandığını, korunduğunu biliyoruz. Bu yüzden kitap tarihçileri bir süredir basılı ağır kitapların kültürel bir ağırlığı da imleyip imlemediğini tartışıyor. 

Kısacası, 18. yüzyılda basılmış bir şiir kitabıyla 21. yüzyılda havaalanlarında satılan bir polisiye arasındaki sıklet farkının ardında upuzun bir kültür tarihi yatıyor. 

Bir de öteki anlamıyla ‘hafif’ kitaplar var. Onları nasıl tanımlamalı: Yangında kurtarmaya değmeyecek, ciddi konuları irdelemeyen, kafa dağıtmaya yarayan kitaplar… Şu da var: Kime göre hafif? Zira ‘hafif’ sınıfındaki popüler bir romanı ciddi edebiyat niyetine okuyanların sayısı az değil. 

Hafif kitapları yüksek zihinsel çaba ve dikkat istemeyen metinler diye niteleyebiliriz. Okumaya değer ama satın almak için bir kitabevi seferi yapmaya değmez yapıtlar. (Dr. Johnson’ın eskimeyen formülü: Görmeye değer ama görmeye gitmeye değmez.)

Hafif kitapların varlığı bizi okurun asal ikilemine götürüyor: Hayat kısa, iyi kitaplardan binlercesini okumadan öleceğiz. Bunu bildiğimiz halde değeri tartışmalı metinlere zaman ayırmak israf sayılmaz mı?

Ben bir kitaplıkta hafif kitapların da bulunması gerektiğini düşünenlerdenim. Kötü kitapları okumak bile yararlı olabiliyorsa (Alberto Manguel nasıl yazmaması gerektiğini hatırlamak için kütüphanesinde bir yığın ‘kötü’ kitap tuttuğunu anlatmıştı) hafif kitaplar da zihni dinlendirme işleviyle yararlı olabilir. Kof bir televizyon dizisiyle vakit öldürürken vicdan azabı duymuyorsak hafif bir kitabı okumak bizi niçin rahatsız etsin? İkinci soru: Ölçüt ne olmalı? 500 sayfalık çerez bir casus romanına iki gününü vermeli mi insan? Polisiye roman yerine polisiye öykü okunmalı, diyen Ataç ola ki haklıydı.

Hafif kitaba zaman ayırabilmenin yaşam kültürüyle de ilgisi var. Kitap tarihçileri ‘zevk için okuma’ alışkanlığının kayboluşunu hafif kitapların ciddiye alınmasıyla ilişkilendiriyor. En acıklısı da bu: Kişinin okuduğu kitabın ağırlığını tartamaması.

Hafif-ağır denklemi bana kalırsa günümüzün koşullarında artık öncelikli bir sorun değil. Üç e-kitap okuyucumda yüzlerce ‘ağır’ kitap var ama fiziksel kütüphanemi, tıpkı kaplumbağa kabuğu, oradan oraya taşıyorum. Tarih ciltlerinin yanında ‘light’ bir tenis kitabı, Banville’in durduğu rafta klişe bir Baldacci gerilimi tutuyorum. Bu seçimler kitaplığımı hafifletmiyor bence, sıkıcılıktan kurtarıyor.

Emily Dickinson yeni sulara açılmanın benzersiz aracı saymıştı kitapları. Ama bazen kitap bir çapa işlevi de görebilir—bir yere demir atıp kalmamızı sağlar. 

İşte o zaman ağırlığı önemlidir.